Sinema veya herhangi başka bir sanat dalından bahsederken özellikle üretim aşamasında saf ve temiz bir tutkunun her şeyin başlangıcı olduğunu söyleyebiliriz. Çoğunlukla film yapmak gibi çılgınca bir işe kalkışmak sinemaya karşı bir şekilde büyülenerek kurulan bir bağın sonucu olarak ortaya çıkar. Bundan sonrasında ise yönetmen veya senarist olarak gördüğümüz insanlar birtakım mücadeleler vererek bir film yapma nimetine erişirler. Ancak acaba bunların kaçı sinemaya o en başta duydukları saf tutkuyu muhafaza etmeyi başarabiliyor veya kaçı sinemanın bir başka yüzü olan aslında “yalan” diye tanımlayabileceğimiz dünyasına kapılıp gidiyor?
Bu sorunun cevabını daha sarih örneklerle araştırıp ortaya bir oran koymak mümkün. Tabii bu kısa yazıda böyle bir şeye girişecek değilim. Amacım sadece böyle bir soruyu ortaya atıp birilerinin daha düşünmesini sağlayabilmek. Bu noktada şu ayırımı iyi yapmak lazım. Tabii ki sinema sadece tutku ile veya çok sevmek ile yapılabilecek bir sanat değil. Belki bazı sanatlar için böyle bir şey mümkündür. Mesela bir şairin esasen kâğıt ve kalemden başka bir şeye ihtiyacı yoktur. Ama gelgelim konu sinema olunca birçok başka etmen ve ihtiyaç devreye giriyor. Bunların kullanılmasında veya bir şekilde içerisinde bulunulmasında bir mecburiyet olduğu için bunu eleştirecek değilim. Şu net ki, sinema eninde sonunda pahalı bir sanat. Bir sektör. İşin en başında bunun bilinmesi ve sinemanın iki tarafında da yani hem üretim hem tüketim tarafında bulunanların da buna göre tavır almaları gerekiyor. Sonuçta ortaya bir ürün olarak çıkan ve belirli bir ücret karşılığı erişilen filmler ne kadar saf ve temiz kalabilirler, gibi birçok başka soru da ayrıca düşünülebilir.
Yapım gereklerinin getirdiği durumların yanında bir de yapım sonrası etmenler var. Bunlar da aslında hepsi birbirine bağlı birtakım durumlar. Yani öyle veya böyle bir şekilde para buldunuz ve filminizi yaptınız. Sonrasında da bunun ürün olarak karşılığının çıkarılması lazım. Bu noktada da gişe kaygısı ve aslında gişe filmlerine karşılık olarak üretilir görünen filmlerin içine düştüğü festival kaygısı devreye giriyor. Bütün bu kaygıların filmin üretim aşamalarından sonra başlaması gayet normal görülebilir. Lakin bu kaygılar genellikle filmden önce başlayıp filmi de şekillendirdiği için işte bu noktada o saf tutkudan geriye ne kalıyor diye düşünmeye başlıyoruz.
Yani bir biçimde senin zihninden, gönlünden çıkması gereken film; “gişede ne iş yapar?” “hangi oyuncu ile çalışırsak daha çok izleniriz?” “daha cesur sahneler koyarsak gişe rakamlarımız artar mı?” “şu festivalde şu tarz filmler daha çok ödüllendiriliyor acaba öyle bir şey yapsak mı?” “bu sene şu festivalin jüri başkanı şu isim olacak onun sevmesi için şöyle birkaç sahne koysak nasıl olur?”… gibi bir sürü sorunun, kaygının pençesinde şekillenen bir işe dönüşüyor. İşte tam bu durum ortaya ne yaptığını bilmeyen, yapay, taklitçi bir ton film çıkmasına ve bizim izleyiciler olarak bunlara maruz bırakılmamıza sebebiyet veriyor.
Tabii bu işin birçok boyutu ve birçok karşıt görüşü de vardır. Sonuçta dediğim gibi pahalı bir sanat olan sinema sürekliliğini sağlayabilmek için bu gibi şeylerin pençesinden bir an olsun ayrılmamak zorunda. Ama acaba sinemaya, hikâye anlatmaya duyulan tutkunun, saygının yanında bütün bu ıvır zıvırın gerçekliği ne kadardır; acaba sinemanın bunca yıldır insanların hayatlarında bu derece yer edinmesini sağlayan bu yalan, yapay bir sürü şey midir, yoksa gerçekten sanatçının saf bakışı ve çilesi ile ortaya çıkan filmler midir?
































































































































































































