Herhangi bir saatte kapının çalınması yalnız yaşayan bir adam için sürpriz sayılırdı. Sürprizlerden hiç hoşlanmaz. Mercekten baktı, tanıyamadı. Yine de açtı kapıyı. Karşısındaki adam altmışlarında gösteriyor. Beyaz kıvırcık saçlar, derin çizgiler. Yok, çıkaramadı.
Adam kafasını sağa yatırıp dolu gözlerle bakınca Mustafa’nın zihninde bir şimşek çaktı.
“Şükrü. Sensin.”
İki arkadaş omuz omuza, gözleri dolu dolu, burunlarını çekerek içeri girdiler. Hem telaşlı hem ağırdı devinimleri. Az sonra nereden başladıklarını bilemedikleri bir sohbetin orta yerinde buldular kendilerini. Yeni dönmüştü, kesin dönüş müydü, anlatacaktı sabretsindi, sahi, evini nasıl bulmuştu?
“Dur yahu,” dedi. “Anlatırım, dışarı çıkalım, oturalım bir yere. Özlemişim memleketimi.”
Çıktılar. Ne çok zaman geçmiş bir dostuyla dışarı çıkmayalı, oturup bir şeyler yemeyeli, geçmiş günleri yâd etmeyeli. Şükrü merakla burnunu soktu Mustafa’nın zihnindekilerin arasına.
“Evde misin hep, iş güç?”
“Evdeyim ya. Emeklilik hâli. İnanır mısın, yaptığım hiçbir şey yok. Yazın memlekete gidiyorum, babadan kalma bir cevizlik vardı ya. Duruyor o daha. Oralarda vakit geçiriyorum birkaç ay. Sonra yine dönüyorum inime.”
“Deniz nerede?”
“Memleketin öbür ucunda zorunlu hizmetini yapıyor. Yazları birkaç günlüğüne köye uğrar, görüşürüz. Bir de konferans, eğitim ayağına yolu İstanbul’a düşerse işte…”
Yokuştan inip sola vurdular. Bildik sokaklarda yabancı duygular.
“Sen neden döndün, söyle bakalım.”
“Louisa’yla ayrıldık,” dedi Şükrü.
En son görüştüklerinde evlenmeyi düşündüğü Fransız sevgilisi değil miydi o? Evlenememişlerdi demek. “Bu kaçıncı be,” diyecekti, demedi. Bir umudu bölüşmeye onca yoldaş buldun da bir hayatı bölüşmeye bulamadın. Denmezdi, nasıl densindi? Balıkçılar çarşısından kalabalığı yararak ilerleyip ara sokağa döndüler.
“Dolaşalım biraz,” dedi Şükrü. “Kol kola dolaştığımız günleri analım.” Güldü.
Bir gece Şükrü kapıya dayanmış, polis peşinde, yüzünde bir telaş bir korku Şükrü’nün. Vakit yok. “Üstündekileri çıkar,” demişti Sema. Etekliğini, kazağını getirip tutuşturmuştu Şükrü’nün eline. Bir de şal dolamıştı başına. Tutamamış, “Pek yakıştı,” diye takılmıştı ardından. “Biraz da kırıtarak yürürsen kimse anlamaz.” Kıkır kıkır gülmüşlerdi. Şükrü’de ne korku kalmıştı ne telaş. O gece Şükrü’yle kol kola çıkmışlardı mahalleden.
“Hay Allah. Ne günlerdi be,” dedi Mustafa.
“Kadın kılığına girmişliğimiz de yok değil ya.”
“Fabrikadandı değil mi adını veren o kız arkadaşın?”
“Fabrikadandı ya. Sema daha ilk tanışmasında ‘Gözüm tutmadı’ demişti, hatırlar mısın?”
“Hatırlamam mı? Haklı çıkmıştı sonunda.”
Antikacıların sokağından yukarı çıktılar. Kaldırımda midye satan delikanlıya yanaştı Şükrü. Onun midye dolmaları mideye indirişini izlerken bir sigara yaktı Mustafa. Şükrü cebinden çıkardığı elliliği tezgâha bırakıp ağzı dolu dolu “Geldi mi vakt-i kerahat?” dedi. Mustafa onayladı başıyla. Sahafların önünden geçip balık pazarına çıkan sokağa döndüler. Köşedeki şarküteriden taşan et kokusu balık kokusuna yüklendi.
“Bir akşam sizin yukarı mahallenin kasabını basmıştık. Hatırladın mı Mustafa?”
“Hatırlamam mı?”
“Rasim, Ahmet, sen, ben. Ne kadar et varsa yüklenip gecekondu mahallesine götürmüştük. Tahta kapıların sürgülerine poşet poşet asıp dağıldığımızda şafak sökmüştü.” Sema ne kızmıştı o gün. Ne söylenmişti. “Bir çocukla kaldım evde, sokağa bile çıkamam artık” diye. İçini çeke çeke ağlamıştı. Meğer Deniz’in ateşi çıkmış da indirememiş sabaha kadar. Üstü başı sirke kokuyordu sarıldığında. “Yut hıçkırıklarını,” demişti. “Devrimci kadına yakışır mı hiç?” Hatırladığı kadar kolay anlatamazdı bunları, içini çekti onun yerine.
“Bir asır geçmiş gibi geliyor. Unuttum çoğunu. Hadi gel çökelim şuraya.”
Oturdular boş masaların birine.
“Ben hiç unutmuyorum. Hangisi daha iyi bilmiyorum. Unutmak mı hatırlamak mı?”
Öt bakalım lavuk! Seslerin hücrede yankılanması. Horoz olup öttükçe inip kalkan cop. Şişmesin diye tuzlu suya koyup bir daha baştan, Öt bakalım. Civciv olup cik cik cik. Sonra elektrik. Sigarasını yaktı. Garson menüyü bırakıp uzaklaştı.
“Bazen kurbağa geliyor aklıma. Hani şu dere kenarında, çadırdayken Rasim’in pişirip yiyelim diye yakalamaya çalıştığı. Huylanıyorum diye üstüme fırlatmıştı ahmak herif. Geri geri kaçarken dereye düşüp bileğimi burkunca omzunuzda taşımıştınız ertesi gün.”
“Öyle ya Mustafa, az taşımadık seni omzumuzda.”
“O son oldu zaten. Deniz’i büyüttük. Sonra da yıllarca hastaneler, tedaviler, terapiler… Dayanamadı Sema, tutunamadı. Sonra da kaldık böyle bir başımıza. Siz tabii, çok uğraştınız memleket için.”
“Ne oldu uğraştık da?”
Sessizlik kuruldu masanın ortasına. Az sonra meze tabakları geldi, kondu üstüne. Sessizlik huzursuzlandı. Bardaklar lıkır lıkır doldu, buzlar atıldı içlerine. Sessizlik genişledi, yayıldı örtünün üstüne. Küllük Şükrü’nün tarafına geçti. Duman üflendi sessizliğin üzerine. Sessizlik havada çınlayan kadehlerle yükseldi, yayıldı sokağa. Anason koktu sonra sessizlik. Gözlerde grileşen bulutlara döndü. Mustafa’nın gözü başka masalarda dolaştı. Bir daha dolaştı. Bir daha. Derken bir masada takılıp kaldı. Tanıdık bir yüzde oyalandı Mustafa’nın gözleri. Tüm gördüklerini saklamış, büyütmüş gözleri. Onca zaman sonra, bakmaya, görmeye hevesi kalmamışken tembelleşmiş zihnini yoklayan bu yüze ne gerek vardı şimdi?
Şükrü sigarasını söndürdü. “Geçti gitti ömür, en azından oğlun var. Bir de bana bak.”
Tanıdık yüzde sabitlendi Mustafa’nın bakışı. Onun yüzü bu. Şakağındaki lekeden belli.
“Şu fabrikadaki kız vardı ya…” dedi Mustafa. “Bir daha görmedin değil mi onu?”
“Onun yüzünden gitmedim mi memleketten? Şeytan görsün yüzünü.”
Yıllar sonra aynı mekânda, diye düşündü Mustafa. Hakkında konuştukları için miydi bu tesadüf yoksa içine mi doğmuştu? Kurcalamadı. Ses etmedi Şükrü’ye. Ne gerek vardı şimdi. Tesadüfleri de sevmezdi zaten. Kadehine uzandı.
“Hadi afiyet olsun, Şükrü,” dedi “Döndüğüne sevindim.”
***
































































































































































































