SİZ HANGİ TRENİ BEKLİYORSUNUZ?

Sırtımı yaslayacağım daha sağlam bir yer bulamadığımdan olsa gerek, Üsküdar sahilindeki bu soluk renkli belediye bankına kurularak denizden geçen trenleri seyretmeye başladım. Bundan daha iyi bir işim olabilir miydi, olacak mıydı ya da olmuş muydu; bu soruların muhatabı sizin meraklı zihninizdir. Siz onu bunu boş verin de şu trenin güzelliğine odaklanın, nasıl da sakin sakin kıvrılıyor masmavi tülün beyaz köpükleri üzerinde. Sanırsınız kırk yıllık ütücü mübarek. Kim bilir belki de denizlere “çarşaf gibi” dedirten onun bu titiz çalışmalarının sonucudur. Bacasında tüten kara dumanları bir bayrak gibi sallayarak nasıl da selamlıyor gözü yollarda kalanları. Beyaz bayrak sallayıp kavuşmalara teslim olsa daha güzel olurdu belki, neyse buna da şükür!

İskeleye yanaşan heybetli gövdesinden karaya dökülenlerin telaşlı koşturmacaları bitince yeni telaşları da yüklenerek uzaklaşmaya başladı yeniden. O da denizde volta atıyor, neylersin. Gidişinin ardından ince bir sessizlik, ürkütücü bir durgunluk sardı yine her bir tarafı. Bu içsel seremoniye memnuniyetle teslim olmalı bir müddet. Geciken trenlerin yorgun vagonlarını zihnimde dinlendirmeye başladığım esnada anlamlandıramadığım bir sesle gözlerimi açıyorum. Meteorolojinin bugün yağışlı olabileceği konusunda neden uyarmadığına kızarak gökyüzüne bakıyorum dik dik ve bir trenin uzaklardan hoş gelen sesini işiterek çözüyorum mevzuyu. Göğü delip geçen bu trenler çok hızlı, çok uzak, çok soğuk… İçinden heyecanla el sallayanların hepsini tek tek biliyorum, biliyorum ama göremiyorum. Olsun. Allah’ın selamı bu, almamak olmaz; yüzümde ilk karşılaşmanın mahcup tebessümüyle ben de onlara el sallıyorum kolum ağrıyana dek.

Kırlaşan saçlarına inat simsiyah kaşları ile bir yabancı oturuyor yanıma. Yalnız bana değil şehre de yabancı diye düşünüyorum ceketinin omuzlarına çöken yorgunluğa bakarak.

O da kim bilir ne düşündü ki, “Selamün aleyküm hemşehrim” diyor mahalle berberinde boyatılmış siyah bıyıklarının altındaki alaycı gülümsemesiyle.

Selamını öksüz bırakmadığım için olsa gerek, o da benim yakamı bırakmıyor.

“Ne o giden tayyarede yakının mı vardı yoksa?” diyor tütün tabakasından çıkardığı kağıda özenle tütünü dizerken.

İkramını geri çevirerek soruyorum: “Siz hangi treni bekliyorsunuz?”

Sanki beklediği tren benmişim gibi uzun uzun bakarak susuyor ve daha tütünü ciğerlerine indiremeden, “Hayırlı günler” diyerek istasyona doğru kaçar adım uzaklaşıyor. Hiç şaşırmadım. Artık trenlerin deniz, hava, kara seferlerinin yapıldığına belli ki bu yabancı da inanmak istemedi. Bilgi çağında cehaletin böylesine de pes doğrusu! Siz dinlemeseniz de ben denize anlatırım derdimi köpük köpük, göğe anlatırım bulut bulut… Yanağıma teğet geçen rüzgârı kulağından tutup yanıma çeker ona anlatırım. Bir avuç buğdaya ruhunu teslim aldığım kumrulara anlatırım. Kulak misafiri olmak isteyeni de kapıda bırakmam elbet.

Otuz yıl önceydi feri sönmüş bir istasyondan onu uğurlayışım. “Kara tren gecikir belki hiç gelmez” türküsüne bin vagon anlam yüklediğim zamanlardı. Ona son kez sarılmadan önce göz çukurumun altına biriken garip su birikintisini ince narin parmaklarıyla sildi.

“Aldırma türkülere” dedi, “Geri döneceğim. Dumanını tüttürerek gelen bir kara trenin penceresinde beni görüp sevineceksin.”

Gözlerini hiç kaçırmadan gözlerimin içine büyü yapar gibi baktığından mıdır bilinmez, o günden beri ona inanmaktan vazgeçmedim. İstasyonlarda beklemeye, vagon pencerelerinde onu aramaya, yorgun rayların tıkırtısında onu duymaya devam ettim. Yıllar hızla geçip teknoloji son gaz ilerlediği için trenler de değişti hâliyle yollar da… Onun tek bir sözüne olan sarsılmaz inancımdan dolayı başka yerlerde bekleyemiyorum, elimde değil. Sanmayın ki öyle bomboş bir bekleyiş bu. Devir değiştikçe ben de geliştirdim kendimi, teknoloji çağına uygun yöntemler icat ettim. Gelişi kolay olsun diye kaç zamandır tren istasyonlarını kendim çiziyorum misal. Çizimlerime uygun tasarım harikaları işte her yerde karşıma çıkıyor. Tam bu karşıdan gelen deniz treni, şu göğü yararak süzülen hava treni, şu duble yollarımızın üzerinde gezinen de kara treni; kara tren değil ha!

Eğer eşiniz, dostunuz, gelişime direnen tanıdıklarınız varsa onları da uyarın, yeniliklerden haberdar edin. Sevaptır sevenleri kavuşturmak.

Sizden çaldıklarını geri getireceğini sandığınız o trenler tarihi belirsiz bir sefer ile çürümeye yüz tutmuş ahşap istasyonlara değil, hayal gücünüzün hudutsuzluğunda yaşatmaya çalıştığınız bu yeni istasyonlara gelecek. Buna inanın, bana inanmasanız bile…

Ha, unutmadan şunu da söyleyeyim: İnat edip hâlâ tek gerçek kabul edilen trenleri de merak etmesin kimse. Onlar TOKİ makyajı yapılmış mağdur istasyonlarda, “Kayıp Düşler Müzesi” olarak ziyaretçilerini bekliyor. Fazla bekletmeyin derim. Gittiğiniz zaman o istasyonlarda asılı duran saatin akrep ve yelkovanına iyi bakın, onlar kadar küskün bulamazsınız hiçbir zaman çubuğunu. Görmelisiniz. Koyu kahverengi tenindeki soluk yüzüyle seni bekleyen yetim bir bank kadar canından bezmiş değildir hiçbir oturak. Çünkü beklemekle ömür çürütenlerin sırtını yasladığı yerde soluklaşmıştır o bankın yüzü. Dokunmalısınız. Balmumundan heykeli dikilmiş istasyon şefinin yüzündeki donuk tebessüme de aldırıp moralinizi bozmayın sakın. Ondan başka kim imzasız şahitlik etmiştir ki o istasyonlarda yitirilen mutsuz bakışlara. Selamlamalısınız. Şimdi emeklidir kendisi, aldığı üç kuruş ikramiyeyi kurda kuşa yem ederek Üsküdar sahilinde bir banka sırtını yaslamış, denizden geçen trenlere el sallamaktadır.

***

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş