Sokaktan geçen güzel bir bayana: “Hemen sevişmezsek dünyanın sonu gelecek!” dedi adam. “Burada mı yapalım yoksa kapalı bir yere mi gidelim?” dedi kadın.
Henüz yalanın icat edilmediği günleri konu alan bir filmde, aklımı vuran felsefenin repliğiydi bu. Kitaplar ve filmler benim için hep birer ikişer cümlenin açılımı gibiydiler. O cümleyi bulsam o filmi ben de çekerdim, o kitabı ben de yazardım gibi hissederim. İşte bu cümle o cümle.
Yalan henüz icat edilmemişti. Kahramanımız Mark Bellison, önce yalanı, sonra diğer kalan dünyadaki bu masumiyeti fark etti. Mark, berbat bir senarist, zavallı, şişman, çirkin, çaptan düşmüş bir yazar ve her sabah uyandığında bunları yüzüne söyleyen insanların arasında bundan kurtulmanın bir yolu olması gerektiğini düşünen bir adamdı. “Arkasından söyleseler keşke” diye düşünürdü. O henüz bilmiyordu ama yalan ne zarif bir yaşama biçimiydi. Mark gözüyle bakınca doğruların söylendiği bir dünya, bu haliyle oldukça acımasız bir distopya olarak görülmekteydi. İdeal olan dünyada ise “yalan”, hepimize iyi gelecek bir ütopya sayılabilirdi.
Savunmuyorum, ispatlıyorum; yalan olmadan ikimiz de mutsuzuz, ikiniz de, ikisi de…
Mark duyduğu rahatsızlığın karşılığı “böyle de olabilir” şeklinde hissettiği duygunun fiilini, ilk olarak, olabilecek en efektif alanda, bankada, bir veznede deniyor. Öyle bir gerçeklikte yalan söylemeyi keşfediyor ki “Aaa pardon bir yanlışlık olmuş olmalı, hemen paranızı veriyoruz” deyip mevcuttan çok fazlasını sayıveriyorlar eline. Sadece bir kişinin yalan söylemeyi bildiği bir dünya var artık. Mark bu dünyanın kralı da olabilirdi, Tanrı’sı da… O ise sadece, yakışıklı bir adam olarak hücre bir düzeyde ve mutlu yaşamayı seçmek isteyerek fırsatları değerlendirmeye başladı. Ta ki annesi ölmeden önce, ona öldükten sonra neler olacağına dair anlattığı pozitif ve motive edici cümlelere kadar. Tek derdi annesinin mutlu bir şekilde ölmesini sağlamak amacıyla ona cenneti anlatan yalancı adam meşhur oldu. “Geleceği gören adam” oldu.
Kimse yalan söylediğini düşünmedi çünkü kimse yalanın ne olduğunu bilmiyordu!
Dinler! İzleyen herkesin, tam şimdi sizin de aklınıza geldiği gibi aklına ilk gelen şey buydu; dinler böyle başlamış olabilir miydi? Gökteki adam, ölmeyi kolaylaştıracak bir cennet tasavvuru, kötülüğü engellemek için ateş korkusu… Buradan sonrasında, Tevrat’taki “On Emir” teşbihindeki yalancının sözleri, pizza kutularının arkasında, afişinden parodi tadında, dünyaya dağıldı.
Analoji ilerledi:
Gökteki adam; gerçekleri tek kişinin bilmesi; diğerlerinin onun ağzından çıkana inanması; diğer dünyada rahat etme fikrinin bu dünyada işleri iyi gitmeyenlere yönelik umut dağıtan ferahlaması; iyi ya da kötü, başına gelenden Tanrı’nın sorumlu olma keyfiyeti; sana kötülük edenin kaynar kazanlara atılacağı tesellisi ile “ortalığı velveleye verme, sus” diktesi… Kolaylaşan yaşam ama sineye çekilen adalet! Yine geldi dayandı kapıya adalet!
Yalanın gerçeği bitmez!
Tarihteki birçok düşünür, bilim adamı gibi, bu film de bize dinlerin bir yalanla başladığı üzerinden yalanı kötülüyor gibi görünse de; son sahnede yalanla mutlu bir hayata kavuşan adam, analoji içinde eleştirilen yalanın gerekliliğine de dokunmadan edemiyor.
Evren ile bir olduğunu görmek kaç kişinin haddi olurdu ki? Toprak ile bir, ağaç ile bir, köpek ile bir, terliksi hayvan ile bir… İyi niyetli bir adam, de ki bir dahi, bunu görüp bir damla sabah çiğinde insanı gördüğünü anlatamayacağını fark edince kendince analojiler oluşturup yollar edinmiş neden olmasın ki insanı iyiye meyletmeye niyetle? Hep ihtimal olsa da her ihtimal hak üzerine. Buda’nın peygamberlerden tek farkı peygamber olduğunu söylememesi miydi mesela?
Hülasa:
Bu paradigmayı ateizmin zaferi veya din eleştirisi olarak görmek de mümkün; “dinler olmasaydı mutsuzluktan geberiyorduk” olarak yorumlamak da.
Özete kalan:
Suçlanamayacak kadar masumdur yalan.
Bazen başkasıyla olan ilişkimizde hatta kendimizle olan ilişkimizde yaralanmalar oluşturur; bazen bu yaraların merhemi gibidir. Bazen insan yanından kemirir, bazen insan yanınla nezakettir. Şimdi sokağa çıksan kimsenin sevmediği ama herkesin normalidir yalan. Herkesin başkasında ayıplayıp kendindeki doğal yaşam biçimi…
Masumiyetin gerçeğidir yalan:
Kötü niyetle söylenebilecek yalandan daha masum olamayan gerçeklerin gerçeği.
Çok gerçekten daha az tuhaf yalanların gerçeği.
Kenarda öylece bekleme yanlısı olmadığından, gerçekten hızlı yayılan yalanların gerçeği.
Yalanlara, en az yalanı en güzel söyleyenlerin ve en çok kötü yalancıların inandığı gerçeği.
Üzerinde anlaşmaya varılmış en büyük yalanlara, tarih denildiğinin gerçeği.
Sözde yalancıya ait mumun yatsıya kadar yanacağına iman etmiş bir coğrafyada, akşama kadar yalan söylediğimizin gerçeği!
İyi bir çocuk olup mavi küçük yaratıkları görebileceğine inanmak ne kadar kötü olabilirdi veya neresi bir dinden daha farklıydı ki?
İşte bu nedenle şüphe gerçek bir imandır!
Bu yüzden “aşk” ile inanmak gerekir, bilgiden yana şüphe içinde!
Bu yüzden bilinen “şey” inanç değildir!
Mademki;
Gorgias’dan Gazali’ye uzanan hikmet ehli bir olmuş; herkes için doğru olan bilginin olmadığı, olsa da aktarılamadığı üzerine. Olmayan bilginin doğrusu olmayınca yalanı da söylenemez böylece.
Çünkü her şey zıddı ile kaimdir evrende!
Her şey biraz söylence!
































































































































































































