KİR

Poposuna atılan ilk şaplakla acıyı öğrendi. Çıplaklığın üşüttüğünü de.

Kanlı yüzüyle yaygarayı kopardı. Baby showerlar, cinsiyet öğrenme partileri henüz moda olmamıştı. Doğumdan önce cinsiyetler bilinmezdi. Bebek alışverişinin pembe ve mavi renkli kısımları doğumdan sonraya bırakılırdı. Doğar doğmaz bebeğin pipisi var mı diye kontrol edilirdi. Cinsiyet önce anneye, sonra dışarıda sigara üstüne sigara yakıp dokuz doğuran babaya söylenirdi. Bu görevi, otuz beş yıldır hastanede çalışan Aynur Hemşire kimseye bırakmazdı. Özellikle bu doğumdaki gibi pipili doğumlarda… Babalar, erkek çocuğu olunca havalara uçardı. Cinsiyet kız olursa ilk başta biraz üzülürdü baba. Ama kısa süre sonra baba kendini teskin edip “Kız olsun, çamurdan olsun.” der ve babanın mutluluktan gözleri parlardı.

Aynur Hemşire, çocuğu bir havluyla temizleyip annesinin kucağına verdi. Bu sırada sıcak bir gülümsemeyle annenin kulağına “Erkek” diye fısıldamayı da ihmal etmedi. En sevdiği kısım ise babaya müjdeli haberi yetiştirmekti. Endişeli baba koridorda hapishane avlusundaki bir mahkûm gibi hızlı adımlarla volta atmaktaydı. Hemşireyi görür görmez soran gözlerle ona doğru koştu.

“Tebrikler! Baba oldunuz. Erkek!”

Babanın yüzüne önce rahatlama, sonra sevinç yayıldı.

“Görmek ister misiniz? İçerisi müsait.”

Baba koşar adım anne ile bebeğin yanına gitti. Aynur Hemşire bebeği annesinin kucağından alıp babaya verdi.

“Yalnız çok kısa, birazdan ilk sütünü emecek.”

Baba buruşuk ve çirkin bedene dünyanın en güzel şeyiymiş gibi baktı. Onu alnından öptü. Aynur Hemşire, bebeği alıp anneye ilk emzirme için yardımcı oldu.

Bebek ona verilen memeyle dudaklarının, sütün lezzetiyle de dilinin ve midesinin farkına vardı.

İlk başta ona düşmanca gelen bu yeni dünyada hazların da var olduğunu böylece keşfetti. İlk kirlenme böyle başladı.

Sonra büyüme ve kirlenme hızlandı. Tüm uzuvları büyüyüp sorumluluklarını yerine getirme yarışına girdi. Elleri tutması, kolları kaldırması gereken bir sürü şey olduğunu fark etti. Ayakları yürümenin ve koşmanın faydasını çabucak sezdi. Ağlamanın gücünü anlayan dil, yalan söylemenin her kapıyı açacağını daha ilk günlerde kavradı. Dişleri, sonradan çıksa da, sahte gülüşlerin sosyal konumda avantaj sağladığını anlayarak diğer uzuvlarla yarışa katıldı. Teni ise en saf olanlarıydı başlarda. Başka tenlere ilk ergenlikte ihtiyaç duydu. Ama bu uyanma, geç olsa da, kirlenmenin bu uzuvla en görkemli hâle geleceğinin müjdesiydi.

İlk başta, diğer organlara nispet yaparcasına kocamandı gözler. Dışarıdaki çirkinlikleri görmeye başladıkça pabucu dama atılıverdi. Diğer organlarca dışlandı. Unutulmak istendiğinde tatlar, kokular, sesler silinebiliyordu ama görüntülerde bu pek mümkün olmuyordu. Gözler kapansa dahi bu isyankâr görüntüler beyne iletiliyordu. Gözün tek dostu kalp kalmıştı. İşbirliği içinde çalışıyorlardı. Diğer organları da onlara katılmaya teşvik ediyorlardı.

Beyin hücreleri acil toplantıya çağrıldı. Kirlenmenin önündeki en büyük engel olan gözlerin daha fazla büyümemesi için önlemlerin alınması oy birliğiyle karara bağlandı. Büyüme hormonları göze gönderilmeyecekti bundan böyle. Diğer organlar habire büyürken gözler ufak renk değişimleri dışında aynı kaldı.

Kalp de bu toplantıdaki nefretten nasibini aldı. İş yükü artırıldı. Büyüyen organların besine ihtiyacı vardı. Uyurken bile tam kapasite çalışması emredildi. O kadar çok iş yüklediler ki kalbe, kendi işlerine koşturmaktan iradesini yitirdi. Kirlenmenin karşısında durabilecek en büyük güç de böylece sindirildi.

Yalnız ve küçük kalan gözlere ise görmezden gelmeyi öğrenmekten başka çare kalmadı. Bir kirlenme daha başarıyla tamamlanmıştı.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş