Sessizlik, toprağa düşen tüy gibi iniyordu geceye. Bahçedeki koca servilerden en bodur olanının gözyaşı gibi, beyaz, küçük bir tüy yavaşça ulaştı yere. Hep böyle usul usul gelmişti sessizlik geceyle birlikte, gecenin üstüne. Şehrin ışıklı caddelerinden bakıldığında ölü bir sis suretinde görünen, anaç bir sessizlikti bu. Burada hiçbir ses onu silmez; her uğultu, her fısıltı, onun bir parçası olurdu. Yaprakların ninnisi gibi narin eserdi de yağmur damlalarını yere göğe savurarak hırçınlaştığı olmaz mıydı hiç? Olurdu olmasına; ama yine de sessizlikti, gürültülü bir sessizlik…
Bu gece de beklendiğinin farkında, nazlı bir misafir gibi yavaşça sızdı tahta kapının aralıklarından içeri. Geniş bahçede hızlıca seyretti, servilerin ve onlarca taşın gönlünü aldı, bütün zerrelerine nüfuz etti. Acelesiz ve gönülsüz yanaştı camın kenarına, yayılıverdi odanın dört yanına, gitti Ömer’in yüreğine çöreklendi.
Bu evde doğmuştu Ömer. Yıllar önce bir gece vakti, bu geniş sükûnetin bir köşesine konduruluveren bu fakirhane, Ömer’den birkaç yaş büyüktü yalnızca. Ömer “gecekondu” sözünü öğrendiğinden beri evi, bu sükûnet bahçesine konmuş bir gece kuşu gibi göründü hep gözüne. Sağlam bir dala tünemiş küçük, cılız, soğuktan büzüşmüş bir gece kuşunun uzayan misafirliği…
Her gece en yanık sesiyle bir parçası olmuştu sessizliğin. Ve hep üşüdü, büzüştü, kapandı içine içine.
Bu misafirlik hiç bitmeyecek, diye düşündü Ömer. O artık misafir değil, bu dalın sahibi olmuştu. Yalnızlığından sıyrılmasına, başka bir dala alışmasına gerek olmadan bu dalda ömrünü tüketecekti. Bu, diğer insanlardan ve diğer evlerden hayli uzak bahçede, servilerin ve onlarca taşın dostluğu ona haydi haydi yetecekti. Gündüzleri uyuyup geceleri sessizliğin ateşine çıra atacaklardı birlikte. Ama bütün bunlar olurken Ömer çok, sessizliği dinleyemeyecek kadar uzakta olacaktı. İçi acıyordu Ömer’in.
Babası susup da sessizlik geceye yayıldığından beri düşünüyordu Ömer. Yarın ayrılacaktı sükûnet bahçesinden, çocukluk arkadaşlarını burada bırakıp başka evlere, başka insanlara yakın bir dünya kuracaktı kendine. Bir yanıyla biliyordu, hep özleyecekti boynu bükük servileri. O serviler ki oyunlarının ses çıkarmayan, itiraz etmeyen, uyumlu arkadaşlarıydı. Biliyordu, hiç aklından çıkmayacaktı bahçenin asıl sahibi, yaşlı, çok yaşlı arkadaşları. Taş suretinde, insanüstü, bilge dostları. Hep izlediler Ömer’i, yalnız bahçede oynarken değil, akşamları babasıyla sessizliği dinlerken, ağabeyinin çapkınlık hikâyelerine kulak kesilirken, yemek yerken, hatta uyurken bile…
Annesi öyle söyledi çünkü, ölüler görür, dedi, ölülere saygı, dedi. Toprağına ayak bastırmadı, bahçeye su döktürmedi. Ömer bilmiyor ama bu evdeki ilk günlerinde babasını da koynuna almamıştı. Ama işler bekledikleri gibi gitmeyip, büyük şehir onlara büyük hayatlar sunmadıkça bu evde daha çok gece geçireceklerini anladılar, annesi de hayır diyemedi babasına, gözlerini yumdu bahçede yatanlara.
Annesinin korkuyla beslenen saygısı, sükûnet bahçesinden çıkana kadardı. Bahçenin misafiri kaldı daima, asıl sakinleri derin uykularında rahatsız etmekten çekindi. Oysa Ömer’in içine işlemişti “ölüler görür” düşüncesi. Okula başladığında da yalnız bırakmadılar bu yüzden, iç sesi oldular onun. Yanlış yapmasına izin vermediler, çok konuşmasını istemediler. Talepkâr olmadı Ömer, tamahkâr olmadı. Kim duyduysa tuhaf geldi, sükûnet bahçesinde büyümesi. Çocuklar, okula ve birbirlerine alıştıkça Ömer’in büyüdüğü bahçeyi dert edinmeye başladılar. Fısıldaşmalardı, tuhaf bir ürpertiydi önce, yerini alaya bıraktı. Ama Ömer kararlıydı, sonuna kadar dinledi iç sesini, sustu, sildi kendini. En son “Bu da ölmüş.” dediler, daha da ilişmediler.
Bu evde büyümüştü Ömer, daha da büyümüş sayılmazdı ya! Devam edecekti boyu uzamaya. Gerçi o da ağabeyi gibi cılız kalacaktı, yine de babası gibi güçlü olacaktı, 40 dedin mi çökecekti onlar gibi. Yarın taşınacakları mahallede babası gibi pek çok adam görecekti, ellerinden cigara, bakışlarından kaygı eksik olmayan. Babası gibi gün doğmadan işe koşan, az konuşan… Hepsinin en yakın dostu mezar taşlarıydı sanki. Acelesizdi Ömer lakin öğrenecekti, ırgat pazarında en önce göze görünmeyi. Geceleri, gözünü bir noktaya dikip sessizliğe yârenlik edecekti babası gibi. Mezar taşlarının ve servilerin gölgesinde geçen çocukluğunu yâd edecekti.
Bu gece, sükûnet bahçesindeki bu son gece, kısacık geçmişi ve önceden çizilmiş geleceği, çok sevdiği bir romanın özeti gibi, öğretmenin beğendiği, Ömer’in duygusuz bulduğu birkaç cümleye sığıverdi zihninde. Zaman zaman odanın ortasına düşüveren, devamı gelmeyen konuşmalar giderek azalıyordu, birazdan uykunun huzurlu türküsü katılacaktı gecenin sessizliğine. Ömer gecenin bitmesini hiç istemiyordu. Ağırdan alıyordu geceyi.
Dışarıda karışacağı hayatın, ona, çocukluk arkadaşlarını unutturmasına dair küçük bir endişe sızlıyordu içinde. Telaşların seline kapılıp sakinliğini yitirmekten korkuyordu. Hep sükûnet bahçesinin sakini kalmak istiyordu. Bu evde büyümüştü Ömer; ama asıl şimdi, bu evden ayrılırken hissediyordu büyüdüğünü. Çocukluk arkadaşlarını hatırasında götürse de çocukluğunu burada bırakıyordu. Bundan böyle bir mezarlık taşıyacaktı beraberinde. Kalabalık hayata karşı, sükûnet bahçesinin yalnızlığı.
Gün bir daha doğmayacakmış gibi yoğundu, karanlık ve sessizlik. Bu bahçe, derin uykuların gecesiydi. Ömer de daha fazla direnemedi, uykunun kollarına düştü, geceyi bitirdi. Misafirlik sona erdi.


