BİR GÜMÜŞ ÇERÇEVEDEN SEYRET YİNE MAZİYİ

Her sabah olduğu gibi güneş, ışıklarını sık ağaçların arasından, yatağının dayandığı pencere camına serpiyor. Yatağını odanın doğuya bakan cephesine özellikle taşıtmış. Karanlıktan hiç hoşlanmıyor. Güneş ilk ona görünmeli. Seksen iki yıl. Hafızasındaki hiçbir gelgitten bu alışkanlık etkilenmiyor. Işığa baktıkça belleğindeki karanlık bir noktayı seçecekmiş gibi hissediyor. Hayatında pek az anıyı hatırlıyor. Bir zamanlar genç ve güzel olduğu, kalbinin gürültüsünü duyduğu, midesinden göğe kelebekler uçurduğu zamanları anımsamaya ihtiyaç duyuyor. Bunları unutmak, yaşadığını unutmak anlamına geliyor. Artık kalbinin ağır aksak çarpmaya başladığını hissediyor. Bedeni kendini ağır bir ritme bırakmış. Midesini, yemek yiyip yemediğini bile hatırlamak için aldığı ilaçlar dolduruyor.

Bu sabah yine güneşle uyanıp, camda, güneşin ışığıyla daha da belirginleşen parmak izlerine bakıyor. Ellerini battaniyenin altından çıkarıp, kendi parmak uçlarıyla camdaki izleri birbirine benzetmeye çalışıyor. Gözleri elinin üzerindeki kahverengi küçük lekelere takılınca yüzü kırışıyor. Çünkü bu lekeler, plajda güneşlenirken edindiği veya yemek yaparken sıçrayan yağın lekeleri değil. Her baktığında yaşlandığını hatırlıyor.

Titreyen ellerinden güç alarak yatakta doğrulmaya çalışıyor. Küçük hamlelerle ayaklarını yerdeki terliğe geçirip, ayağa kalkıyor. Cama yaklaşıp, ağaçların nerede bittiğini kısık gözlerle seçmeye çalışıyor. İnce, zarif parmaklarıyla camdaki lekelerin üzerinde daireler çizmeye başlıyor. Gözlerini aşağı doğru çevirdiğinde, başını cama sokulur gibi dayamış bir kedi görüyor. İçinde sadece birkaç saniye süren bir heyecan hızlıca geçiyor. Bunu anlamlandırmaya çalışıyor. Fakat o heyecan sabun köpüğü gibi çabucak sönüveriyor. O sırada içeriye elinde tepsiyle bembeyaz giyili bir kadın giriyor. Kayıtsızca manzarasını izlemeye devam ediyor. Kadın kahvaltı saatinin geldiğini ve isterse kahvaltıdan sonra ona bahçede eşlik edebileceğini söylüyor. İyiyim dercesine gözlerini kırpıyor. Kadın tepsiyi yatağın yanındaki masaya bırakıyor. Sandalyeyi masanın başına çekip, “Buyurun lütfen,” diyor. Bu kez kadının yüzüne dikkatlice bakıyor. Zihninde küçük bir çocuğa yemek yemesi için türlü şirinlikler yapan bir anne yüzü beliriyor. Yüzündeki kırışıklıklar gevşiyor, yumuşuyor.

“Sizi tanıyor gibiyim.”
“Bir süredir size ben eşlik ediyorum.”
“Ah, demek öyle. Biliyorsunuz unutuyorum.”
“Bir filmde görmüştüm. Kadın her sabah önceki gün tanıştığı herkesi unutmuş olarak uyanıyordu. Zaman zaman ben de o filmin içindeki karakterler gibi hissediyorum. Fakat sizi her sabah böyle bulmuyorum. Bazı sabahlar hatırlamaktan yorgun düşmüş biriyle de karşılaşıyorum.”

İlaçlarını vermek için yatağın yanındaki komodinin çekmecesini açıyor. Gözleri, yaşlı kadının hatıra defterine ilişiyor.

“Ne dersiniz? Bugün bana defterin içindeki fotoğraflardan bahsetmek ister misiniz?”
“Daha önce dinlemediyseniz, elbette.”

Genç kadın dudağının kenarındaki muzur gülümsemeyi saklamaya çalışıyor. İlk kez dinleyecekmiş gibi heyecanlı gözlerle bakıyor. Aslında gerçekten merak ediyor. Çünkü hiçbir zaman yaşlı kadının hafızasındaki boşluklar tam olarak dolmuyor.

Birlikte bahçenin en ücra yerindeki verandada oturuyorlar. Kırk altı yıldır yanından hiç ayırmadığı yünden örme, üzerinde kırmızı gülleri olan siyah şalıyla omuzlarını örtüyor. Hatıra defterini dizlerinin üzerine koyarak, sayfalarını çevirmeye başlıyor. Sararmış sayfalar arasından, iki tane fotoğraf çıkarıyor. Birini eline alarak uzun uzun bakıyor. Fotoğrafta kırklı yaşların ortasında, saçları özenle toplanmış, dudağında alelacele sürüldüğü anlaşılan pembe rujlu bir kadın. Omuzlarını zarifçe örttüğü siyah şalıyla oldukça asil duruyor. Hemen yanında kumral, yeşil gözlü, giydiği kısa eteğin boyunu uzatmaya çalışır gibi çekiştirirken duran genç bir kız. Gözleri fotoğrafa dalıyor. Fotoğraf ona bir şeyler fısıldıyor. Ellerini omzundaki şala dokunduruyor. Şalın bir kısmını yüzüne sürüp, gözlerini kapatıyor. Zihninde güzel bir koku duymaya çalışıyor. Bu hastalık, her geçen gün hatıralarını bir bir geride bırakıyor.

“Fotoğraftakiler kim?”
“Annem ve ben.”
“Nasıl biriydi anneniz? Hatırlıyor musunuz?”
Dudaklarını küçük bir çocuk gibi büzüyor.
“Hatırlamıyorum.”
“O zaman hatırladığınızı varsayalım, onu nasıl anlatırdınız?”
“Zarif bir kadındı annem. Üzerinden hiç eksik etmediği mutfak önlüğüyle, mağrur bakışlarıyla, kimseye minnet etmeden yaşadığı ömrüyle zarifti. Anneannemden kalma bakır bileziğini hiç çıkarmazdı kolundan, bakın bu fotoğrafta da kolunda. Hatırasına olan hürmeti onu gözümde daha zarif yapardı. Gelen hiç kimseyi kapıdan boş göndermeyen, yemeyip yediren cinsten bir kadındı. Öngörülenin aksine, büyümek istemeyen genç bir kız gibiydi. Hayatı bizi büyütmekle, babamı da yola getirmeye çalışmakla geçti. Belki annem daha başka biriydi ama ben böyle hatırlamak istedim.” “Buraya geldiğiniz günlerde deftere bir şeyler yazmışsınız. Hadi bugün de okuyalım. Belki bu kez hatırlarsınız.”

19 Şubat 2016
“Onu bir keresinde ahşap masasındaki lambanın altında yazarken görmüştüm. Kalemi öyle naif tutardı ki, harfler değil de inciler dizerdi. Karşısına çocukluğundan kalma bir fotoğrafı koyar, fotoğraftaki kendine gözlerini diker yazmaya başlardı. Baktığı yerde neler hatırladığını anlayamazdım. Kısacık ömrünü uzun uzun yazardı. Yazarken ellerinin kıvrılışını, boynunun bükülmesini, ensesinden akan teri veya lambasından süzülen ışıkta beliren tozu izlerdim. Yazarken dünyayla ilişiğini kesermiş insanlar diye okumuştum bir kitapta. Bu onun için yazılmamıştı besbelli; yazarken dünyaya daha derin dalardı. Kalabalıklaşırdı etrafı, masanın örtüsünün konuştuğunu hissederdim. ‘Şiir yazmak,’ derdi ‘bir büyü işi, sevmek gerekmiyor, aşkı bilmek de gerekmiyor şair olmaya, yazmak istesin yeter. İnsan doğar, büyür, yaşar, yazar; yaşamaz yine yazar. Kimi mürekkeple bir deftere, kimi yüzüne çizgilerle.’ Ruhum daraldığında, onun odasına sığınırdım. Özenle dizdiği kitaplarını koklardım. Altını çizdiği satırlarda arardım ruhunu. O masada kendi hikayemi yazmayı hayal ederdim. Ruhu gibi düzenli, hüzünlü, asaleti vardı odasının. Beni aynı anda hem yaşama sevincine hem de çekip gitme isteğine boğardı. Ruhundaki hüzne âşıktım. Bütün hayatımı sandalyesinin ayağında kedi gibi kıvrılarak geçirebileceğimi düşünürdüm. Şiirlerinde kimi zaman şefkatli bir babayı, kimi zaman romantik bir kadını, kimi zaman da yaşamaya tahammülü olmayan bir delikanlıyı yazardı. Her şeyden birazdı ama en çok yaşamaya tahammülü olmayan delikanlıyı yakıştırırdım. Nitekim kısacık ömrüne uzun uzun yazdığı masasında son verdi.”

Genç kadın son cümleleri okurken sesi çatallaşıyor. Gözleri buğulanıyor. Yaşlı kadının çizgilerin ardına saklanmış gözlerine bakıyor. Ona bu cümleleri yazdıran o gözler şimdi iki yeşil bilye gibi hissiz duruyor. İnsan nasıl olur da bu cümleleri yazdıran birini unutabilir? Bütün ayrıntılarını zihnine kazıdığı bu adamı unutturan bir hastalığın varlığına inanmak istemiyor. Ellerini yaşlı kadının defteri sıkı sıkı tutan elleri üzerinde gezdiriyor. Üzerindeki kahverengi lekelere dokunuyor. Delikanlının dediklerini düşünüyor: Kimi yüzüne çizgilerle…

“Peki ya bu fotoğraftaki yakışıklı delikanlıyı anlatır mısınız?”

Genç kadının “yakışıklı” demesiyle yüzü kızarıyor. Yüzüne utanmış bir kız çocuğu gibi bakıyor. Fotoğrafı eline alıyor. Uzun uzun fotoğraftaki delikanlıya bakıyor. Bu anı birçok kez tekrarlamış olduğunu bilmiyor. Elleriyle alnını ovuşturuyor. Kendini hatırlamak için zorlayarak anlatıyor:

Delikanlı, büyük ve son derece düzenli bir kitaplığın önünde, bir masada oturuyor. Hüznünü aşikar eden yüzüne rağmen, poz vermenin anlık tebessümün kıvrımı var dudağında. Kucağında ona sokulmuş huzurlu olduğu her halinden belli bir kedi. Delikanlının eli kedinin sırtında…

Gözleri kedinin sırtındaki ele takılıyor. Bir heyecan baloncuğu içinden geçerek havaya karışıyor. Parmaklarını fotoğraftaki hüzünlü yüzün üzerinde dolaştırıyor. Dudağının kenarındaki çizginin üzerinden tırnağıyla geçiyor. Defterinin içinde olduğuna göre, bu delikanlının hayatında önemli bir yeri olmalı. Zihnini ne kadar zorlasa da, bu fotoğrafa dair bir şey hatırlamıyor. Zamanını bilmediği bir an daha kaybolmuş hatırasından. İki kadın farklı duygularla delikanlıya uzun uzun bakıyorlar. Yaşlı kadın, fotoğrafın arkasını çeviriyor ve kim bilir kaç kez okuduğu notu tekrar okuyor.

12 Mayıs 1963
“Yaşamak; bu dünyadan uyanıp bir nehrin bağrında uyumak olsun.
Unutulmamak dileğiyle…”

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş