ZAMAN BUNCA ANIYI NERESİNDE SAKLIYOR

Bazı anlar ve sevdiklerimize ait gülüşler zamanın bir yerinde öylece duruyor. İzi hiç silinmemiş. Bazı izleri kendimiz kazımışız. Bunların toplamına “hatıralar” mı deniyor? Zaman bunca anıyı neresinde saklıyor?

Sabahın kör saatinde öten horoz, gecesini bulamayan endişeli çocukluk, uykusunda gezinen yaşlılık, bir çocuğun el işi dersinde hazırladığı vitrini güzelleştiren nazar ağacı, okuldan döner dönmez yapılan ödevler, aksatılan görevler, kırmızı kurdelenin takıldığı ilk yakanın mutluluğu, mutluluk üzerine turuncuya çalan düşünceler…

30 yaşımdan çocukluğuma bakarken uydurduğum anılarıma bir yaşlı gözün penceresinden bakar gibi baktığımı fark ediyorum. Ne kadar çok “bakmak” dedim. Hepsine öylesine inanmışım ki hatıralarım sahtelikten gerçekliğe sessiz bir törenle geçeli çok olmuş. Hayatta her şey birbirine sıkı sıkı bağlı ve bir o kadar da uzak. Onun için hafızamı zorlayan anıların hepsi hem gerçek hem hükümsüz. Oysa her günün sonunda bir başkası olmak, her sabaha yine bir başkası olarak uyanmak da mümkün.

“Hatıra” sözcüğünü alıp masada baş köşeye koyduğumdan beri gidip gelip onu izliyorum. Nereye gitsem götürüyorum. Hastane bahçesinde gördüğüm en cılız ağaca kendimden bahsediyorum; anılarımın toplamından. Aslında ben, küçük bir kız çocuğu olduğumu anladığımdan beri hep bu sözcüğün sihrine inanıyorum. Çünkü şanslı bir çocuktum. Kendi hatıralarımı kendim yazdım. Çoğuna inandım. İnanamadıklarıma sustum. Bazen, büyüdüğüme denk düşen bazenlerde, yaşlılığıma afili nörolojik hastalıklar hazırladığımı düşündüm. Çünkü uydurduğum anılarım ülkemin başkentindeki olmayan denizlerde boğulurken ben, onları kikir kikir izleyen bir kuştum. Merkür ve Venüs retroları arasında savrulup gidecek bir gençliğe dek kanat çırpıp uçtum. Sonra bir sorunun önünde yere düştüm:

“Ben bir başkası olsam kim olurdum?”

Sokakta erkeklerden üttüğüm bilyelerle kazandığım zaferler sonrası saçlarım okşanmasa, başarı ne demek, gerçekten öğrenebilir miydim? Başarı denen şey, tam olarak benim öğrendiğim şey miydi? Mutlu olmayı aşar mıydı? Sahi, bir insanın yaşayabileceği kaç hayat mümkündü? Ben yeryüzünde kapladığım hacimle, kaç hayat yaşayabilirdim? Merkür, Başak burcunda geri geri giderken bedenim kaç şiddetinde sarsılırdı mesela? Temizlik hastalığına doğarken yakalanmış ruhum, hayat denen sanrıyla nasıl baş ederdi? Ölüp ölüp dirilsem, kaç hayat yaşadığımı bilmeyecek kadar çok üstelik; sorularımın sorularımı doğurduğu bir insana dönüşür müydüm yine?

Jean-Louis Fournier, Tek Yalnız Ben Değilim kitabında “Hatırlama işini yalnız yapmaya mahkûmum,” diyor. Düşüncelerime bir başka kuzeyin olabileceğini işaret ediyor. “Bak,” diyor; “burası hayat!” Sahi ya, burada her şey mümkün. Yalnızlıkla hatıraları tek bir çizgi üzerinde benzeştiren Fournier, denizin yosununa karışmış tuz kokusu gibi emin bir tavırla ve ciddiyetle bu mahkûmiyeti çağımızın vebası olarak görüyor. Bir kez daha seçilmeden gelinmiş çağa bir veba yakıştırılıyor. Çünkü öyledir, yakışır, hep cuk oturur. Yeryüzünde kalan tek insan olduğunu hissetmeye başlayan Fournier, anılarına ve yalnızlığına direnmek istediğinde hikâyeler yazmaya başlıyor. Gerçekle uydurulmuş anılar arasındaki görünmez çizgi, sınırlarını çoktan kaybettiğinde başlayan bu hikâyeler üzerine erken düşünmeye başladığımı fark ettiğimde önce kedimle, sonra bitkilerimle, sonra da aynada kendimle yüz yüze geliyorum. Her birimiz yavaş yavaş aklımın uçan kısmının, beyaz çarşafını üzerine geçirmiş bir hayalet gibi gezinişini izliyoruz. Birlikteyiz. Henüz yalnızlığı keşfetmeme zaman var demek, diyorum. Geleceğin bir gün benim için de geleceğinin farkındayım. Artık beklemenin bir faydası yok. Nasılsa beklesen de beklemesen de geliyor. Hayalet etrafımızda dönüyor, evin tüm odalarını gezip burnuma tanıdık bir koku bırakıyor.

Koku, çocukluğumun banyo saatlerinden elmalı şampuana ait. Babamın görev yaptığı okulun lojmanında kalırken banyoda büyük bidonlarda şampuanlar vardı. Yeşil rengine ve elma kokusuna bayılırdım. Annemin elleri sudan hızlı akıp giden saçlarımda gezinirken derin derin elma kokusunu içime çekmeye çalışırdım. Sonra burnuma su kaçardı. O keskin yanış, kokunun hemen yanında şimdi. Bu benim hikâyem. Bu sadece benim hatıram. Hastane bahçesinde beklerken anneme soruyorum: “Ben sizi hiç elmalı şampuanla yıkamadım, hatırlamıyorum,” diyor.

O elma kokusunu bir kere alsan bir daha unutamazdın, ama annem unutmuş. “Ya da…” ihtimalini hiç düşünmedim. Olur öyle bazen, dedim. Ortak hatıralar tekilleşir ve unutulan her anının yerini dolu dolu sarılmalar alır, diye düşündüm. Sonra annem sordu: “Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü”yü birlikte izlemiştik, hatırladın mı? Hiç düşünmeden, “Hatırladım,” diyorum. Oysa tam olarak emin değilim. Sadece üst üste iki tekilleşen anı istemiyorum. Bu anıya yapışmak isteyen hayalet ruhuma karşı koymak istemiyorum. “Neden sordun?” diyorum. “Sen böyle deli deli bakınca aklıma oradaki en sevdiğim replik geldi,” diyor:

“Kızım, sen deli değilsin. Bazen akıllı olmak çok daha büyük bir yüktür.”

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş