Bugün bitiyor anne, tüm acıların, tüm yorgunluğun hepsi üzerine dökeceğim köpüklü suyla akıp gidecek. Gülsuyu damlatacağız beyaz omuzlarına,tertemiz olacaksın. Sevdiğin gibi, misler gibi kokacaksın. Anneni uğurladığın gibi uğurlayacağım seni.
Odanın içindeki ağır koku bundan sonra ne yapacağımı düşünmemi engelliyordu, yine de mesele haline getirmeyecektim bunu. Dışarıda esen rüzgâr, çay bardağımın içine doluyor hafif sesli ve komik bir uğultu çıkartıyordu. Tatlı ve çocuksu bir yanı olduğunu inkâr edemeyeceğim uğultu, rüzgârı görme arzumu tetikliyordu. Fırtına izlemeyi hep sevmişimdir, özellikle deniz fırtınalarını. Bende bir şeyleri yıkmanın verdiği rahatlama hissini uyandırır. Çünkü bir şeyleri yıkabilmek güce ihtiyaç duyar. Bu güce sahipsem koca bir gemiyi alabora edebilir, denizin dibine gömebilirim. Bir şeyleri dağıtma arzumu ve dağıttığımda gelen rahatlamayı babama borçluyum. Onun karşı koyamadığı dağıtma arzusu değil miydi beni ben yapan?
Bu evde en çok badem bahçesinin hakkını vermek geliyor içimden. Üzerimdeki emeği babamdan fazladır ne de olsa. Annemle en sevdiğimiz yerdi. Çok geniş bir bahçemiz yoktur aslında, evin etrafını saran birkaç karış mütevazı toprak hepsi. Bahar geldi mi badem bahçesine, pıtır pıtır bembeyaz çiçekler açmış o bulut bulut bahçeye, sandalyelerimizi taşırdık annemle. Birkaç sene üst üste aceleci davranıp erkenden açıvermişti de çiçekler, kocakarı soğuğuna aldırmadan ağaçların altında almıştık soluğu. Her kış baharın gelişini badem ağaçları müjdelerdi, biz de bu hayatta en sevdiğimiz yerde uzun uzun oturur uzun uzun susardık. Çünkü eğer konuşursak gitmeye karar vermekten korkardık.Tek tük soluk pembe renginde çiçek verenleri de vardı aralarında. Çatlak, cılız ama kabuklu gövdeleri, zayıf ve avurtları çökmüş ihtiyarları andırırdı. Arada dedeme benzetip gülüştüğümüz pembe çiçekli badem ağacı, arka bahçenin tek rüzgâr alan yerinde dururdu, bir rüzgârla kel kalır bizi daha çok güldürürdü. Dökülen çiçekleri küçük bir çocukken toplayıp defterimin arasında kuruturdum. Her halleriyle hep benimle olmalarını isterdim. Şimdi tüm çocukluğumu, ilk gençlik yıllarımı o defterlerin arasına doldurmuşum gibi hissediyorum. Bir daha böylesine bir güzellikte var olamayacak bu bahçe, sayfaların arasında benimle birlikte yaşayacak artık. Anneannem ince ince düşünerek tanzim etmişti tüm bahçeyi, badem ağaçlarını rüzgâr almayan ve bolca sabah güneşi alan bir köşeye konuşlandırdı mesela. Yediveren güllerini kapıyı süsleyecek, misafirleri karşılayacak şekilde girişe dikti. Ben akşam güneşini, badem ağaçları sabah güneşini severiz. Ama yine de anneannemin onları evin arkasına dikmesinin asıl sebebi, kendisine bir dünya yaratma çabasıydı. Dedem ne zaman köpürse hep oraya kaçardı anneannem. Sonraları fark ettim ki babama katlanamayan annem de badem bahçesinde alıyordu soluğu. Bunda anneannemin ve annemin göbek bağlarının badem ağaçlarının dibine gömülmesinin payı var, biliyorum. Onlar gibi ben de bu evde ömrümün sonuna dek yaşamak, romanımı bu evde yazmak, bir çocuğum olacaksa da bu evde doğurmak istedim. Eğer benim göbek bağımı kaybetmeyip şu bahçeye gömmeyi becerebilselerdi, istediğim olurdu belki de. Söylediklerine göre göbek bağım düşer düşmez anneannem duasını okuyup kenarı pembe oyalı ipek bir mendile sarmış, konsolun çekmecesine koymuş. Fakat ertesi günü o çekmecede göbek bağını gören olmamış. Bir rivayete göre dayım üniversitenin bahçesine gömmüş, başka bir rivayete göre de sarhoş babam göbek bağımı gömmeye götürürken ne idüğü belirsiz bir yerde düşürmüş. Anneanneme kalırsa dedem denize fırlatmış, amcama sorarsak evinde altmış yedi kedisi olan aşığının bahçesine gömmüş. Bu hikâyede bildiğim bir şey varsa o da göbek bağımın bu bahçeye gömülmediği. Herkesin, mendilin iğne oyasının rengine kadar hatırlıyor oluşu ama gerçekte nerede olduğunu bilmeyişi ne tuhaf. Gerçeği yaşayarak öğrenmekten başka çarem yok. Yalnızlıktan kedilere yem olup kokuşup mu öleceğim yoksa denizaşırı sıcak bir ülkede keyif mi çatacağım? Ya da daha kötü senaryo ile; evinde altmış yedi kedisi olan bir kadın tarafından, üniversite okumak için gittiğim bir denizaşırı ülkede ne idüğü belirsiz bir yerde öldürülecek miyim?
Şimdi yapmam gereken annemin, anneannemin yaşayıp öldüğü bu evi bir an önce boşaltmak. Yıkım kararı bu sabah geldi. İki ay önce bir depremle yarısı yerle bir olan kasabamızda ayakta kalan birkaç evden biri bizimkisi. Eh dedeme, babama katlanmış ev bir depremle yıkılır mı öyle hemen? Deprem olduğu sırada annemle badem ağaçlarının gölgesine bir örtü sermiş oturuyorduk yine. Toprağın dalgalanabildiğini ve ağaçların neredeyse zıplayabildiğini o zaman öğrendim. Bizi öyle şiddetle silkeledi ki, her birimiz bahçenin bir yanına savrulduk. O depremden sonra annemi bir daha gülerken görmedim. Belediyeden görevliler gelip evimize hasarlı raporu verdiler alelacele. Sonra da iki yakamız bir araya gelmedi zaten.
İlk zamanlar bize bir şey olmadığını sanıyordum, merak edip arayan herkese de öyle diyordum. Meğer çok şey olmuş, ben anlamamışım. Annem çocukluğunda misket oynadığı bu bahçeyi, genç bir kadın olduğunda, odasında ilk kez, annesinin topuklu ayakkabılarını gizli gizli denediği günü, beni doğurduğu üst kattaki odayı, babama mektup yazdığı masayı, büyük bir aşkla sevdiği adamla hayatını birleştirdiği bahçeyi, bir iş için evden gidip haftalarca gelmeyen kocasını beklediği pencere kenarını kaybetmiş örneğin. Kendini var ettiği tek yeri, umut etmeyi, ferah bir nefes almayı kaybetmiş. Kalbi bu büyük kayıpların acısının altında olgun bir incir gibi kolaycacık ezilivermiş.
Hastalanmaya başlayıp yatağa düştüğü günlerde aynı şeyi sayıklayıp durdu annem. Üzerinde yavrusunu korumak isteyen bir kartal edası olmasa da “Bu kasaba seni kör eder, git kendine bir hayat kur” lafları dudağından hiç eksik olmadı. Sanırım gidip rahatça bir hayat kurabilmem için de sessizce ölüverdi. Bir kuş gibi yastığından düşmüş başı, yük olmak istemez gibi; ağırlaşması gerekirken hafifleyen bedeniyle, öylece… Hiç bilmediğim bu dünyanın kapısı, annemin gül suyu dökülmüş omuzlarından geçiyormuş. İçimdeki sonsuz durgunluk hissini olduğu yere gömüp, yola çıkmam gerekiyor şimdi. Kaybeden babaların yorgun kızlarının ve eksik sevilmiş çocukların her an tetikte, terk edilme korkusu olur. Bu yorgunluğu üzerime yapışmış bir çamur gibi sıyırıp bir şekilde tenimden atarım da, korkum ne zaman biter bilmiyorum.
Kimsesiz hayatımın başında, kaburga kemiklerimi sızlatan bir acıyla, hiçbir yalanın üzerini örtemeyeceği denli bir gerçekle kucağımda, öylece, duruyorum.
Birazdan ömrümde ilk kez annemi yıkayacağım.
Doğduğumdan beri aynı anahtarla aynı evin kapısını açmışken, hep aynı sokaktan geçip aynı kapıya varmışken, yirmi yıldır yaşayan ulu bir ağacın köklerinin koparılıp başka yere taşınması gibi göbek bağımın peşine düşüyorum şimdi. Elimde gül suyu kokusu, başımda bulut, ardımda koca bir enkaz ile bir deniz fırtınası misali yola çıkıyorum bu akşam. Malum; ben akşam güneşini severim, badem ağaçlarının aksine…
































































































































































































