Aslında işin en garibi soğuk bir kış gününde başladı. Son dakika haberlerindeki o vahim olay babamı ağlattığında ileride bir gün bunun beni de ağlatacağını bilmiyordum henüz. Annem, “Topla kendini, faili meçhul değilmiş hiç olmazsa.” dediğinde babam anneme kızmış; “Buna mı sevineyim Allah aşkına!” diye serzenişte bulunmuştu. Elbette bunu da, faili meçhul bir cinayete kurban gitmemenin büyük talih olarak algılandığı günleri de görecek ve içimdeki onca hüzne rağmen bundan kendime bir rahatlama, bir teselli olma duygusu yaratacaktım. Bunun bir acizlik olup olmadığını uzun bir süre düşünmeyecektim. Üzeri gazetelerle örtülmüş, delik ayakkabısı dışarıda kalmış o ceset ülkenin ayıbının ortaya çıkmasının yanında babamın yıllardır toplum içinde sakladığı gerçeğinin de utanca dönüşmesini bir kere daha sağlamıştı. Bu gerçeği saklamanın utancıyla babam bir süre, hatta uzun bir süre konuşmadı. Şehrin kâgir binaları arasında kederle dolaşıp durdu. Kastelleri, camiye dönüştürülen görkemli eski kiliseleri, şimdi bir turizm aracı olmaktan başka bir işe yaramayan ve içinde kimsenin oturmadığı taş konakları, alışveriş merkezine dönüştürülmüş hanları, Allaben Deresi boyunca uzanan çocuk oyun parklarını ve bisiklet parkurlarını, geçmiş zamanlardan bize bellek aktaran Kalealtı’nı, Bakırcılar Çarşısı’nı, bedestenleri büyük bir sessizlik ve çocuksu bir masumiyetle dolaştı. Bu sessizlik ve masumiyet zaman zaman beni tedirgin ediyordu. On dört yaşındaydım, çocuktum fakat farkındaydım babamın hâli hâl değildi. Dayanamayıp sordum anneme, “Neyi var babamın?” diye. Annem, “Karışma, ses etme, bi de bize çatmasın.” demişti. “Ama anne neden?” demiştim.
“Boş ver oğlum. Babanın bir dostu ölmüş, ona kederlenmiş işte. Geçer yakında.”
Geçmedi. Gün gelecek ben de aynı yerden yaralanacak ve bende de geçmeyecekti bu sızı. Gerçeğimi benden saklamaya çalışmaları boşuna olacaktı.
Babamın yıllardır benden gizledikleri hep başka bir kimliğe bürüneyim diyeydi. Evdeki kutsal eşyaların saklanması, cumalara gidilmesi, beni Kur’an kurslarına göndermesi, sünnet ettirmesi hepsi bu gerçeği gizlemenin belli başlı çabalarıydı. O zamanlar çocuktum ve ciğerim acının, kederin ne olduğunu bilmiyordu. Babam neden o gün gazeteleri okuyup ağlıyordu, annem neden yıllardır sakladığımız eşyaları çıkarıp onların tozunu silip sehpaların üzerine dizerek “Artık herkes bilsin, saklamayalım, bizi de öldürecek değiller ya!” deyip kendini paralıyordu. Bilmiyordum ve bu tuhaf günün niçin bu kadar üzerimde bir etki bıraktığını da anlayamıyordum. Annem evde bir şey yaktı, önünde dua etti, çok sonra öğrendim ki o bir tütsü. Zaman o tütsünün içinde is olup uçuştu. Ben büyüdüm. Sokaklar değişti. Şehirler değişip hafızasını yitirdi. Her şey bir değişmişliğin içinde eriyip kayboldu. Tabelalar, afişler, kaldırımlar, evler, sokaklar şehre bellek olan ne varsa değişti ve ben büyüdüm. Büyümek bir marifet değildi elbette. Hatta çocuk kalabilmenin bir sırrı olsaydı bunun en güzel sır olacağının da bilincindeydim. Bir zaman bunları düşünmeyi bırakıp okuldaki derslerimi, halı saha maçlarımı, arkadaşlarla oynadığımız 101’leri, batakları önemseyerek kendime sıradan, olağan bir dünya yaratmaya çalıştım. Böylelikle yaşamanın en mühim tarafını, kim olduğumu, farklılıklarımı düşünmeyecektim. Mahkeme duruşmalarının, televizyon haberlerinin, kiliselerin yüzüme vurduğu gerçeğim peşimi bırakmayacaktı oysa. Bunu bilmekle kalmayıp acıyla fark ediyordum da. Bunlardan kaçmak mümkün müydü? Bilmiyordum. Hafızama kazınan yırtık ayakkabı, cesedin üzerine örtülmüş gazeteler, Amerikan Senatosu, TBMM, tehcir olayları, Kurtuluş Savaşı, Doğu Cephesi, Fransız Hükümeti, sosyal medyadaki nefret söylemleri ve daha nicesi hafızam için birer uyarıcıydı. Bunlara maruz kalmak yaşamı dayanılmaz kılıyordu. Ben büyüdüm ve büyüdükçe bu dayanılmaz çıkmazın içine daha çok sürüklendim. Başı karlı dağların, tütün kokulu ovaların, eğri büğrü yolların, düzlükte sonsuzluğa uzanmış gibi görünen tarlaların, akarsuların, göllerin, denizlerin, Akdeniz sahillerinin, fıstık bahçelerinin, kayısı ağaçlarının, medreselerin, Taksim’in taş döşeli caddelerinin, Diyarbakır surlarının, hiçbir şeyi ciddiye almayan üniversite öğrencilerinin, çalgılı çengili düğünlerin, çanı vuran kiliselerin… Kafamın içinde birer hafızaya dönüştüğü gün zihnimin bu yükün altında kalacağını ve bir gün bunların beni çıldırtacağını düşünmeden edemedim. Ama tuhaftır ki hâlâ delirmedim ve hâlâ hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyorum. Babam gibi cumalara gitmesem de biri hapşırdığında, çok yaşa veya imanla yaşa, diyorum. Biri gelecek misin dediğinde, inşallah, diyorum. Sınava girecek arkadaşlarıma, Allah zihin açıklığı versin, diyorum. Bunları, gerçeğimi gizlemek için yapmıyorum. Bunlar artık benim sahte gerçeklerim olduğu için. Değişmek, gerçeğinden uzaklaşmaktır biraz da. Gerçeğine ulaşmayı da güçleştirmektir aynı zamanda bu. Ben değiştim ve bu bana artık bir zulüm gibi geliyor.
Ne Furkanlar, Aliler, Mehmetler ne de Ayşeler, Fatmalar, Haticeler… Hiçbiri içimde dönüp duran bu karmaşıklığın beni yıprattığının farkında değildi. Farkında olsalardı da bunu umursamayacaklarını biliyordum. İnsan doğuştan gelen bir özelliğinden dolayı övünmemeli veya utanmamalıydı. Gariptir, onlar övünüyordu. Buna bir anlam veremiyordum. Hatta zaman zaman gülünç bir duruma düştükleri olurdu bu övünçlerinden dolayı. Mitlerin, destanların, efsanelerin, masalların gerçek olduklarına inanıp bundan kendilerine bir övünme payı çıkarırlardı. Tebessüm ederdim. Hatta zaman zaman, babamın yaptığı gibi, ben de gerçeğimi saklayıp onların bu övme merasimine katılırdım. İçimde tuhaf bir yabancılık hissederdim o an. Aynı zamanda tuhaf bir aidiyetlik duygusu. Buralarda doğmanın verdiği bir aidiyetlikti bu belki de. İnsan doğduğu toprağı vatan belliyor çünkü. Hüviyeti ne olursa olsun, doğduğu yer vatanıydı kişinin.
Ne coğrafyanın sadece bir kader ne de fırsat olduğu bir düzende doğmuş olmayı ne çok isterdim. Sınırları olmayan bir mekânda… Ama bu mümkün değildi. Evlensem, çoluk çocuğa karışsam çocuklarım için de böyle bir dünya mümkün değildi. Sınırları çizilmiş, kuralları konulmuş, dili, dini ve yaşam ritüelleri belirlenmiş bir dünyaya doğacaklardı çocuklarım. Ve ona göre şekilleneceklerdi. Bu bana acı veriyordu. Oysa ortada fol yok yumurta yok daha. Bunları düşünmek de coğrafyanın kadercilik klişesinden aslında. Hep bir gelecek kaygısı yaşamak. Gelecek planları yapmak. İşte asıl kader bu. Bu klişe değil üstelik. Klişeler öleli çok oldu, çok oldu.
Anahitler, Elenler, Kerasimler, Antreaslar, Nazaryanlar hayatıma hiç dokunmadılar. Hiç var olmamış gibiydiler. Adım Panos veya Gagos olabilirdi. Mangasar olabilirdi. Ararat olabilirdi. Ama olmadı hiçbiri. Babam her şeyde olduğu gibi bu konuda korkak ve çekingen davranmış, adımı Âdem koymuş. İlk insan/mış. İlk günahkâr/mış. O günden sonra adım hayatıma yön veren temel etken oldu. İlkokulda harfleri öğrenirken “Alfabenin ilk harfiyle başlıyor senin adın.” demişti öğretmenim bana. O gün ben ayrıcalıklıydım artık. Özeldim. Sınıf listesinin başıydım. Zaman geçtikçe bunun işe yarar bir şey olmadığını hatta benim için yabancılaşmanın ilk tohumlarından biri olduğunu anlamıştım. Evde anne ve babamın aralarında gizli gizli konuştuğu dili anlayamıyor, içime dolan bir merakla dikkat kesiliyordum fakat bunu fark eder etmez hemen Türkçeye geçiyorlardı. Sorduğumda, “Türkçeyi daha hızlı öğrenmen ve iyi anlaman için seninle hep Türkçe konuştuk.” demişti babam yıllar sonra. Bu aslında bir dili baltalamanın, öldürmenin de ilk merasimiydi. Katiller çok tanıdıktı: Anne ve babam. Yıllar beni üniversiteye savurduğunda Ermenice tek kelime bile bilmeyip üstüne Ermenilerden de nefret ediyordum. Bu nefret zamanla Türkiye’de yaşayan diğer toplumlara karşı da oluşmaya başladı ve ben bu nefretime bir anlam veremeyerek bir burgacın içinde kaybolduğumu hissetmeye başlıyordum. Bir süre sosyal medyaya girmemeye ve televizyon izlememeye karar verdim. Çünkü sosyal medyaya girdikçe, televizyon izledikçe gaza geliyor, içim bir şeyler yapma isteğiyle dolup taşıyordu. Bunun sebebini anlayamıyordum. Ama kararlıydım; o alışkanlıklarımı bırakacaktım. Artık sadece kitap okuyacak, sokakları gezecek ve kahve köşelerinde oyun oynayacaktım. Hepsini yaptım. Ama bir gün her şey değişti. Her şey. O soğuk kış gününde, ocak ayının ortalarında oldu bu değişimin ilki.
Canım sıkılınca okuldan çıkıp otogara gitmiştim. Bilet alıp doğru Antep’e. Kapımızı çaldım, annem açtı. Şaşırdı.
“Oğlum, hoş geldin. Bir sıkıntı yok ya.” dedi sevincini ve tedirginliğini belli edercesine.
“Hoş buldum anne.” dedim. “Canım sıkıldı, geldim.”
“İyi yapmışsın.”
“Babam dükkânda mı?” diye sordum ama cevabını biliyordum. Elbette oradaydı. Başka nerede olabilirdi ki.
“Bugün kapattı nedense.” dedi annem. Başını önüne eğip gözlerini benden kaçırıyordu.
Şaşırmış ve kötü bir şey oldu diye korkmuştum.
“Niye, hasta falan mı, bak doğruyu söyle anne!”
“Hayır oğlum, hasta falan değil yeminle. Bey Mahallesi’ne bir arkadaşına uğradı.”
“Arayayım öyleyse.”
“Boş ver oğlum. Gelir birazdan.”
“Anne bir sıkıntı var belli ki. Nedir bu haliniz? Hep bir şeyler gizlemeler, kaçamak cevaplar. Farkına varmıyorum mu sanıyorsunuz!”
“Yok bir şey oğlum. Canı sıkkındı arkadaşlarına uğradı. Ahbapları ona iyi geliyor. Arada uğrar öyle.”
“Dediğin gibi olsun anne.” dedim. Yatak odasına girdim.
“Bunların hepsi geçer oğlum.” dedi annem arkamdan sesindeki samimiyetsizliği gizlemeye çalışarak.
Geçti. Veya bana öyle geldi. Çünkü çoğu kez geçti dediğimiz şey en beklenmedik anda gelip çalardı kapımızı. Babamın kapısı ne zaman çalınacaktı bilmiyorum ama o bu kapıyı kapalı tutmak, kimselerin o kapıya ulaşmaması için çok uğraştı. Ama en bilindik hikâyedir, kötü olanın iyiye karşı muvaffak olduğu. O kapı çalınacaktı. Çalınmalıydı. Çalındı. Her ocak ayının on dokuzunda haber bültenlerinden bir el uzanıp o kapıyı çaldı. Ben görüyordum o eli ve o elle birlikte evdeki tuhaf durumu da. Babamsa benden gerçeğimi gizliyor sanmanın rahatlığıyla içten içe üzülüyordu haberlerde verilen anma törenine. Farkındaydım elbette birçok şeyin ama asıl meseleye vâkıf değildim. Çünkü benden sakladıkları o kadar çok şey vardı ki. En mühimi hangisiydi onu bilemiyordum. Ama bulacaktım. Bugün bunu bulacaktım. Her şey belki de yatak odasındaydı!
Babam eve döndüğünde beni görünce şaşırdı. Sarılıp öptü sonra. Bir süre sonra yüzünde tedirginlik oluşmaya başladı. İşte yakalamıştım yine aynı yüz ifadesini.
“Televizyonu kapa.” dedi anneme. Sesinde bir çatallaşma.
“Açık kalsın anne.” dedim. Sonra babama döndüm.
“Haberleri izlemeyelim mi baba?”
“İzleyelim oğlum, izleyelim.” Sesinde buruk bir tını.
“Bir şey soracağım baba.” dedim sesime tüm özgüvenimi katıp. Cevap vermesine fırsat vermeden de devam ettim.
“Hrant Dink’e ağladın ya. Ki kalbi olan elbette ağlardı. Ama sen bir başka ağladın. Annem tütsü yaktı hatta o gün. Sen yokken odanıza girdim. Sandığı kırdım. Özür dilerim. Bunu yapmalıydım. Agos gazetesinin birçok sayısını gördüm. Tabii o an anlamlandıramadım. Lütfen baba izin ver devam edeyim. Lütfen. Gazetelerde aldığın notlara baktım. Sonra bir tuhaflığın ortasında buldum kendimi. Sen gelene kadar öylece oturdum. Sonra da e-devletten soy ağacıma bakmayı akıl ettim. Artık her şeyi biliyorum. Şimdi evden çıkacağım, ilk otobüsle Konya’ya, okula döneceğim. Bunca şeyi benden gizlemeniz onuruma dokundu. Üstelik yıllarca içimde nefret büyüttüm ben. Kime biliyor musun, Ermenilere baba. Yani atalarımıza. Atalarınıza! Şimdi anlıyorum ki o nefretin sebebi de sizdiniz. O nefret biraz da size artık!”
Babam ve annem arkamdan, “Oğlum!” diye seslendiler ama ben hışımla çıkmıştım bile. Akyol Ortaokulunu geçip durağa vardım. Otogar dolmuşuna binip şehirlerarası terminale gittim. Ne yapacağımı hiç bilmiyordum. Şimdi ben nasıl yaşayacaktım bu gerçeğimle? Allah’ım -Tanrım mı demeliydim- bana bir yol göster! Ailemin otogara gelme ihtimali vardı. Konya araçları peronunda beni bekliyorlardır bile. Nereye gidecektim! Çareyi şöyle bulmuştum: Konya yerine Adana aracına binecektim. Oradan da Konya’ya geçecektim. Öyle de yaptım. Antep’e veda ettim böylelikle. Belki bir gün dönerdim. Telefonumu açıp haberlere baktım. Hrant için bir kere daha ağladım. Bu sefer babam gibi ağladım. Çocuklar babaları gibi ağladığında büyümüş sayılırlardı. Ben de büyümüştüm.
Evet, işin en garibi o soğuk kış gününde başlamıştı. Yıllarca aldatılmıştım. Aldanmıştım. Artık kullanacağım kelimeleri bile bilmiyordum. Cebimdeki kimliğe göre mi yoksa damarımda akan kana göre mi kuracaktım cümlelerimi? Bir çıkmaza sürüklendiğimi biliyordum. Beni kurtaracak bir el var mıydı? Bir yol, bir çare, bir çıkış… Bilmiyorum. Ama bugün Fransa’nın bu şehrinde bir başına olmak, bir yalnızlığın ortasında kalmak bütün bu arayışların tek çıkışıydı belki de. Üniversitedeki birçok siyasi eyleme katılıp kendimi polislere yakalattım. Sonrası sorgular, gözaltları ve soruşturmalar.
Tam da işime gelen şeyler. Kendimi Fransa’ya attım böylelikle sığınma talep edip. Önce Bosna’da uzun bir bekleyiş, sonra Hırvat sınırları. Oradan İtalya’ya. İtalya’dan da buraya, Fransa’ya. Marsilya’da çok soydaşım var üstelik. Onlardan Ermenice dersler alıyorum. Çok utanıyorum tabii. İnsan ana dilini kursta öğrenir miydi hiç!
































































































































































































