POST-TRUTH HATIRALAR

Yeniden başlayabilseydim eğer,
yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar.
Siz de anı yaşayın.
Jorge Luis Borges

Zaman akışkan halde iken hatıraların içinde kalmak şimdiyi keyiflendiriyor mu yoksa o “şimdi” de geçmişi yaşarken heba mı oluyor “bugün”? Hem tatlısı hem acısı eşit düzeyde zaman kaybı mı? Koca bir gün geçmişi yâd edeceğine, o gün şimdiyi mi yaşamalı? “Genç ümidiyle; ihtiyar hatıralarıyla yaşar” ise genç kalmanın bir yolu da hatıralardan uzaklaşmak mı? Hayallerinin yerini anıları alsaydı Fuat Sezgin en değerli kitaplarını seksen yaşından sonra yazar mıydı? Hatıra biriktirmek dediğin şey acısı da tatlısı da eşit hasar yaratıyor olabilir mi? Hatıralarımız yönetildiğimiz hayatların tortuları mı? Ders almaya çalışırken içinde esir kalıp önyargılarımızla sürekli aynı hataları mı tekrarlıyoruz? Post-truth diye yüzyılın kelimesi seçilen tasarlanmış gerçekliğimizi hatıralarımız mı zannediyoruz?

Kulaktan kulağa oynamak gibiydi insanlığın öyküsü.

Tanrı güzel söyleyen.

Sözün yol hatıralarında ilerlerken etik olanın, sevap olanın ve toplumsal kabulün buluşamamasına dönüşen cinnet. Yüksek olasılık postmodernizmin sonunu getiren post-truth devri.

Yeni bir peygamber gelmeyeceğini duyurmak isterim!

Ya da daha önce söylenmemiş hiçbir şey söylenemeyeceğine iman ile söylenmişleri doğru aktarmanın, yeni söylemekten elzem olmadığını! Çünkü dediği gibi şairin; yolumuz birbirimizi anlamaktan geçmedikçe hiçbir yere varamayacağız. Yolumuzun vardığı yer biz olmadıkça hiçbir “anı” teselli olmayacak.

Bir birlikte yaşama sorunudur gidiyor! Son yüzyılın hatıralarını stratejiler belirliyor. “Keşke daha çok dondurma yeseydim daha az bezelye…” diyen koca koca adamlar ölüyor ve kimse bezelye yemeyi bırakmıyor!

Peki neydi anı olamayacak kadar planlanmış hayat ve post-truth gerçeklik içindeki hatıralar? Kovulamayacağımız evimiz, acısı bile beslenme şeklimiz, hangi renk parantezlerle saklayacağımızı bizim seçtiğimiz ama parantez içini çağın sunduğu, dönüp kendi elimizle onaramadığımız mahremimiz, ömür külümüz…

Neydi?

Yaşanan zor da olsa hatırlanırken komikleşen dikensiz gülümüz ve bu gülümseme, bizim miydi?

Platon, Aristoteles ve daha niceleri; bireysel insanı mantıklı kişi haline getirenin, bir bütün olarak politik toplum olduğunu ifade ederken; birlikte yaşamanın bir mecburiyet değil içgüdüsel seçilen ve insan doğasına uygun, hatta insanın mutluluk kaynağı olduğunu anlatmaya çalışır. Fakat oyunun ortasında, birileri kulaktan kulağa öfke aktarınca bu içgüdüsel seçimimiz; fikir birliğine varamadığımız veya varmak zorunda olmadığımızı anlayamadığımız yönetim şekillerine ve bu yönetimlerde büyüyen nefret toplumlarına dönüşmüş! İçgüdülerimiz zannettiğimiz insanlık biçimlerimiz, önceden planlanır olmuş, tasarlanmış. Anılarımız biz doğmadan çizilmiş.

İşte sırf bu yüzden, bir “yer” edineceksek zamanda, “post-truth” tasarımların ve yaşanmışlıkların içinden sıyrılabildiğimizde oraya “yer” demek lazım.

Bilgiyi değil bilgeliği; okumayı değil, neyi okuduğunu; kaç diploma değil, kaç insan doldurduğunu dert edinmek lazım. Biriktiğinden beslenerek değil biriktikleri ile besleyen hatıraları olanlara “yaşamış” hükmü koymak hatta damgasını vurmak lazım. Bir Meriç’e, bir Topçu’ya, bir zaman dervişi Ahmet Murat’a… Zarif oğlanına edebiyatın.

Zekaların, duyguların, yeteneklerin, bunun yanında barbarlık ve bağnazlıkların da yok olduğuna inanmam, der Zarifoğlu. Biriktiğine, bir yerlerde yer edindiğine, yoğunlaştığına, şekil değiştirerek devam ettiğine inanır ve bu serüveni ruhlar ile özdeş kılar. Hatırasını yaşanmış değil yaşamaya devam ettiği olarak görür. Belki en çok da bu yüzden sırrı çözenlerden olarak göçmüştür.

İşte bu kaybolmayan adamlar içinde gezinirken içinin kaybolmayan yerleri depreşir.

Bazen bir tasavvuf kitabında, tekkeye gelen siyasiden kaçan yol piri, kendi aydınlığını verir kitabın orta yerinden. Bazen İbrahim Ethem giysisini yamayınca duyduğun utanç kokusu siner gardırobuna. Böyle, çeşit çeşit ruhlar giyinir soyunursun, kendi ruhun içinde olgunlaşırken. Böyle böyle onlarca senden, “yol” doğurursun.

Miller’in Zizek’in psikanalistliğini yaptığını öğrendiğin satırda, aklınla köprüler inşa edersin sayfalar ve kitaplar arasında. Hatıraların katma değer kazanır. Ya da Hızır Reis’in ailesinin başlarından yapılan tespihle; Hayreddin’i, kaybedecek şeyi kalmayanların cesaretine nasıl kavuşturduğunu anlarsın. Acıysa hakkı, böyle kaldırmalı adamı dersin.

Okumak da biriktirmek de ciddiyet ister hülasa. Okunmaya değecek hatıraları olan, “post-truth” komutları olmayan adamları bilmek daha büyük ciddiyet ister.

Biriktirdiğin geçmişin değil yolundur çünkü!

Hatıran mazi değil menzilini kuruyorsa; verilmiş cevapları ezberleyerek değil sorularla başlayabiliyorsan her gün; kukla ipleri takmıyorsan, seninsindir ve kıymetlidir.

Peki neden geçmiş gitmiş anılarımızla ilgili yalan söylüyor, olmadığımız insanları anlatıyoruz? “Hataydı, yaptım bitti,” diyemiyoruz. Neden geçmişimizi savunuyoruz canıhıraş, hem de her gün değişirken? Neden ısrarla savaştığımız halde kimse gidip ıssız bir adada yalnız yaşamayı tercih etmiyor? Neden tarihte yer almaktan kopamıyoruz? Tarih ki milletlerin hatıraları olması gerekirken, tasarlanmış gerçekler diye yumuşatılan yalanlarla, devletlerin düzenlediği tiyatro değil mi?

Kant’ın, bireyin bir diğeri için özgür seçimler yapma hakkına saygı göstermek zorunda olduğu adil yasayı sadece cümle içinde kucaklıyoruz çünkü. Hatta artık bu cümleleri bile bilmiyoruz. Yaşamıyoruz. Yaşayanı okurduk onu da yapmıyoruz. Okumak, mutlak kabul değil toplumsal bir direnme ve bireysel bir dinlenme şeklidir çünkü. Yüzyılını terk etmiş ya da kendi ücrasına taşınmış adamların evlerine, kahve içmeye gitmek gibidir. Giyotinin önünde elinde kitapla bekleyen kimyacının, cellat yanına geldiğinde kitaba koyduğu ayraçtır ölümsüzlüğün her dildeki ortak tanımı.

“Bu sirkte yaşamaya mecbur muyuz” demişti “post-truth” kavramının hamili! Evet mecburuz!

Ama artık, telafisi imkansız hasarlarla inatlaşıp, onarmaya uğraşmak yerine; öteye, duyguya, ruha doğru yol alabilmeye umudumuz ve niyetimiz olmalı! Her buluşmamızda, bir kitaba, eksik kalan sorularını sormayla başlamalı! Ezberler ve rutinler bozulmalı. “Şu adamlar bunu bilir şunu sevmez…” ezberleri unutulmalı. Yunus şiirinden “Lacan” devşirmeli mesela!

Kurtulur muyuz peki böyle yaparsak bu post-truth gerçeklikten? Öyle cem-i cümle kurtulamayız elbet. Özgürlük gibi. Fert fert! Başka yolu yok! Başka türlü kendi hatıralarımızı edinemeyiz.

Esaret düşündüğünü söyleyip hapse atılanınki değil, düşündüğünü söyleyemeyenin içinde bulunduğu durumdu ya eskiden. Şimdi bir dirhem daha geri gittik. Esaretimiz düşüncemizin olmayışından kaynaklı. Modalarımız var, kendimize ait zevk ve tarzlarımız yok, düşüncemiz yok. Kahve markalarımız var, kahve içerken sohbet edecek kırk yıllık hatıralarımız yok. Depresyonu icat edenlerin depresyona iyi geldiğini iddia ettikleri alışveriş alışkanlıkları var. Bayramdan bayrama giydiğimiz yeni ve kıymetli kıyafetlerimiz yok. “Gerçek ötesi” diye çevrilmeye çalışılsa da aslında “tasarlanmış gerçeklik” ile biriktirdiğimiz bu hatıralarda sadece harcadıklarımız var, biriktirdiklerimiz ve kıymetlerimiz yok!

Adler’in dediği gibi, “gereksiz ya da anlamsız hatıra yoktur. Bir hatırayı değerlendirmek ancak hizmet ettiği hedef ve amacın belirlenmesiyle mi mümkündür.”

Amacımız yok!

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş