Bu sabah yolum; konteynerlerin az olduğu ve ev çöplerinin haftanın birkaç günü apartman önlerinden toplandığı semtlerden birine düştü. Şeffaf poşetin içinde birbirine sıkıca sarılmış mandalina ve ceviz kabuklarının nispeten huzurlu bir akşamdan sonra kaldırımdaki yerini aldığını düşündüm. Yaz sonu memlekete gidilmiş, biraz turşu biraz salça yapılmış, çırpılan cevizler akraba arasında ikişer ölçek üleştirilmiş, sonra o cevizler pazardan alınan kokulu mandalinalarla sıcak bir akşamın sakin ev içlerine eşlik etmiş, ardından aynı sevgiyle tek tek sofra bezinden toplanıp poşete girmiş, herhangi bir çöp dağına gidecek olsa da başka kirli atıklarla bir araya getirilmemiş. Bu çöpün sevecen, yumuşak huylu, kaprissiz bir ev kadınına ait olduğunu düşündüm. Hemen ileride gözüm başka bir poşete takıldı. Tavuk kemikleri, meyve kabukları, çiçek yaprakları, ıslak mendiller, birkaç çikolata ambalajıyla beraber Mintaks kutusunun üstü de yemek sularıyla bulanmıştı. Bu mutfağın sahibin daha mutsuz bir kadın olduğunu düşünmekten kendimi alamadım. Hatta Allah bilir ama aşağı inmeye üşenip çöp poşetini bile balkondan atmıştır!
Bu sabah yolum; konteynerlerin az olduğu ve ev çöplerinin haftanın birkaç günü apartman önlerinden toplandığı semtlerden birine düşüp de mandalina ve ceviz kabuklarının, yemek artıklarının, ambalajların, plastik kutuların, poşete bile konmadan yere fırlatılmış ellilik maske kutusunun, kola şişelerinin, poğaçacı paketlerinin içinden geçerken biz de duygularımızı bir çöplüğe gitmesi için böyle terk etmiyor muyuz, diye düşündüm. Sevgiyi daha temkinli, daha hassas kaldırıyoruz içimizin evlerinden. Kızgınlığı, öfkeyi, çaresizliği, nefreti ve kırgınlığı birbirine bulayıp hırsla fırlatıyoruz gözümüzün önünden. Aşkı çok zor bulduğumuz için hemen atmıyoruz onu. Kırılmasından korkarak, avuçlarımızda, otomatik olmayan merdiven ışıklarının karanlığında, bazen el yordamıyla çıkardığımız evlerde iyileşmesini bekliyoruz önce. Yerini beğenmedi diyoruz, biraz da camın önünde dursun. Camın önünde de devam ediyor solmaya. Suyunu azaltıyoruz, suyunu artırıyoruz, kabını değiştiriyoruz; olmuyor. Pörsüyor, kuruyor, çirkinliğine dayanamıyoruz. İçi boş bir maske kutusu oluyor sonra kaldırımın kenarında. Başaramıyoruz. Bu sabah yolum; konteynerlerin az olduğu ve ev çöplerinin haftanın birkaç günü apartman önlerinden toplandığı semtlerden birine düşünce; insan, ölümle arasında çöplerden oluşan koca bir dağ bırakmaktan başka nedir ki, diye düşündüm. Fakat çöpleri göremeyeceğimiz yerlere taşıyıp durmaktan başka işlevi olmayan modern devlet çöplerimizin gölgelerini görmüyor. Ne kadar yok ederse etsin ya da biz ne kadar görmezden gelirsek gelelim arkamızdan çekiştirip ağırlığımızı artıran bu yüklerle yaşamak zorlaşıyor. Birkaç sene üst üste, tüm festival filmlerine birlikte gittiğimiz Uygar, benimle Yedikule’nin karanlık ara sokaklarını ve tenha parklarını paylaşan Azize, köpeğiyle Tarlabaşı’nın rüzgârlı sokaklarında yürüdüğüm Abdullah, Pervari’deki dağların ve nehirlerin dilini çok güzel bir Türkçeyle konuşan Osman da çöp olmuş. Kişisel tarihimin çöpleri. Beynimin balkonlarından, göremeyeceğim kaldırımlara doğru atmışım onları. Hayattan ölüme doğru, ardımızda çöp dağları bırakarak yol alırken kim bilir kaç kişinin gölgesini sürüklüyoruz, düşündükçe ağırlık yapan.
Bu sabah yolum; konteynerlerin az olduğu ve ev çöplerinin haftanın birkaç günü apartman önlerinden toplandığı semtlerden birine düştüğünde ne zamandır kurtulmak istediğim birini düşündüm ben de. Başlangıç klasikti. Önce heyecanları toplamıştım ömrümün çöpünden. Uzun saçlarını, narin ellerini, anlamlı yüzünü gördükçe hissettiğim heyecanları. Sonra umut doğmuştu. Umut için daha çok eşelemem gerekmişti ardımdaki dağı. Ayakları bana doğru geliyordu be! Sonra benim ayaklarımla bir oluyordu sokakta. Evlere bakıyorduk beraber. İnsanlara. Havaya. Ardından sevgi başladı. Daha da derinlerine daldım karanlık çöpümün. Sağa sola savurdum sevgiyi ararken elime geçen hayal kırıklıklarını, kırgınlığı, çaresizliği. Sevgiye ulaşmam da zor olmadı. Acının, kızgınlığın, nefretin uzaktan gelen kokuları sevgimin yanında neydi ki! Ellerimdeydi işte elleri. Sonunda aşk da geldi. Aşkı bulmak için çocukluğu, umudu, inancı da çıkardım çöpümden. Çocukluğa, umuda, inanca sarılmıştı aşkın da elleri. Fakat aşkı çıkarırken korkuyu da uyandırdım istemeden. Gerçi aşkın uyandığı yerde korku çoktan ayaklanırdı. Belki de çöpleri eşelemekten vazgeçmek lazımdı. Artık sıcak değildi elleri ellerimden, ayakları hızlı değildi ayaklarımdan, dudaklarının iştahı çoktan kapanmıştı. İçimdeki huysuz, aşkı balkonundan kaldırıma fırlattı.
































































































































































































