Beşinci ve son el oynanıyordu artık, masada sadece Bekir ve Bayram kalmıştı, bir de iki bin civarında bir para. Sarımsı loş ışığın altında iyice terlemişti ikisi de. Sigara dumanından gözlerinin feri gitmiş, çay içmekten dilleri sararmıştı masadakilerin. Oyun bugün epey uzamış, Bekir eve geç kalmıştı. Durup durup eskimiş deri kordonlu saatini kontrol ediyordu. Bu akşamın kazananı kim olacaktı?
“Oğlum çay getir!” diye seslendi Bekir. Bıyık altından sırıtıyordu, çektiği kâğıttan sonra bir per daha yapmıştı ve açmak üzereydi oyunu. İçinde mezdeke ekibi raks ediyor gibi bir coşku, yüzündeyse cenaze evine taziyeye gelmiş komşu ciddiyeti vardı. Öyle ya, belli etmemeliydi elinin durumunu. Ortadaki para onun olayazacaktı. Kalabalık değildi bu akşam kahvehane, bir kaç masa vardı onlar dışında. Elli beş ekran televizyonun karşısındaki masada birkaç adam, belli belirsiz sesi duyulan ekrana gözlerini dikmişler, arada bir çaylarını yudumlayarak akşam haberlerini izliyorlardı.
“Al,” dedi adamlardan biri, “yine zam yaptı seninkiler doğalgaza.”
“Canım oy verdik diye nereden benimki oluyormuş, bana mı çalışıyor doğalgaz idaresi, bırak şu kuru muhalefeti artık.” diye çıkıştı diğer adam.
“Cehennemde görevli melek, altı harfli, nedir bunun cevabı?” diye sordu ortaya, çengel bulmaca çözen Ocakçı İskender. İskender’e her vakit muziplik yapan Cengiz’den cevap gecikmedi.
“Abi, yengemin adını yaz işte altı harfliyse.” dedi pis pis sırıtarak.
“Ulan at hırsızı!” diye çay kaşığını fırlatıverdi İskender, Cengiz’e doğru. Sonra NU-Rİ-YE diye heceleyerek yazmadan doldurdu kutucuğu gözleriyle. “Çocuk doğru söylüyor aslında, cehennem suratlı karı!” diye söylendi kendi kendine.
Ve işte kazanmıştı Bekir. Bekir’in parasıyla birlikte ortada beş kişinin parası duruyordu. Diğer kaybedenler başları önde, çoktan tutmuşlardı bile evin yolunu. Eee böyleydi kanun, birileri kaybedecek birileri kazanacaktı kumarda. Bayram sövüp durdu:
“Hay ben böyle şansın içine!” diye diye ayrıldı kahvehaneden. Şanslıydı Bekir ekseriya. Üterdi herkesi ve yine öyle olmuştu. Ahali oyunun kritiğini yaparken kahvehaneden çıkmak üzere olan Bekir’in önünü Cemal Amca kesmişti. Bekir’le mahalleden komşulardı. Eski bir zabıta emeklisiydi. O da oynardı ama bağımlı değildi, parası varsa oynayanlardandı. Bekir’e biraz daha yakınlaşarak:
“Evlat, senden biraz borç isteyecektim. En azından benim emekli aylığı yatana kadar. Başka kimseden isteyemem de. Bunca vakit kazanacağını umduğumdan bekledim burada. Yarın pazar var, yengen alışveriş için benden para istediği zaman yok diyemem, beni idare et.” dedi.
Bekir:
“Tabii Cemal Amca, lafı mı olur, hayhay.” diyerek cebinden 200 lira çıkarıp verdi. Bir zaman Cemal Amcayı gözden kaybolana kadar izledi, ardından o da ayrıldı kahvehaneden.
Otobüste giderken cama aksi düşmüştü, yol boyu aydınlatma ışıklarının biri geliyor biri geçiyordu. Bu nizami geçiş sihirli gelmişti. İçinde kazanmış olmanın gururu yol arkadaşlığı ediyordu ona eve dönerken. Birden yanındaki kıza dikkat kesildi. Kız burnunu tutarak aşağılayıcı bir tavırla bakıyordu Bekir’e doğru. Bekir de av köpeği gibi kısa nefeslerle iki defa çekti burnunu. Sanırım ona yol arkadaşlığı eden tek şey kazanmış olmanın gururu değil kahvehanenin üstüne sinmiş kokusuydu da. Eski tekel ambarları gibi koktuğunu anladı ve utana sıkıla kalkıp arka kapıya doğru yaklaştı. İneceği yere gelmişti. İndikten sonra kısa bir mesafe yürüdü.
Alelacele girdi eve. Elindeki poşetleri mutfağa bıraktı. Hemen salona geçti, ev ahalisi çoktan yemişti akşam yemeğini. Yengesi ve iki yeğeni de oradaydı. Abisi öleli uzun zaman olmuştu. Yeğenlerine de o bakıyordu küçük yaşlarından beri. İşleri fena değildi ama bunca boğazı geçindirmek de zordu. Allah’tan oturduğu ev kira değildi de çevirebiliyordu durumu kıt kanaat. Kolay mı, kendisinin de iki çocuğu vardı. Yeğenlerine çok düşkündü, öz evlatlarından ayırt etmezdi hiçbirini. Yadigârdı en nihayetinde onlar. Biraz hasbihal, birkaç kelam muhabbetten sonra çekildi herkes kendi odasına.
Eşi:
“Yine neden geç kaldın? Tabii neden olacak, o illetin başında kaldın yine saatlerce. Kaç kere dedim rızkımızı o günaha verme, başkasının parasını getirme artık bu eve. Ne olacak sonumuz böyle bilmem ki!” diye söylendi kocasına. Bekir cevap vermedi hiç. Huzursuz bir uyku daha ekleniyordu hanesine.
Sabah kahvaltısında herkes masadaydı. Pek konuşulmazdı sofrada. Kahvaltı bittikten sonra sofra toplanmaya başlayınca çayını aldı balkona doğru ilerledi Bekir, Buğra da oradaydı. Sigara yakmaktan vazgeçti.
“Hayırdır Buğra ne o pek bir düşüncelisin, okulda bir sorun mu var?” dedi. Buğra söylesem mi söylemesem mi çekingenliğiyle:
“Bir kız var da amca,” dedi.
“Ee ne var bunda oğlum, kız mı oralı değil?” diye sordu Bekir.
“Kızın haberi yok aslında, haberi olsa da değişen bir şey olur mu onu da bilmiyorum. Mevzu bu değil zaten. Kız gözleri kızarmış vaziyette geldi dün okula. Ailesiyle sıkıntısı var.” deyince Bekir de:
“Kim ki bu kız tanıyor muyuz?” diye sordu.
“Tanıyorsun amca, senin arkadaşın Bayram yok mu, onun kızı Meliha. Kızın babası kumarbazmış amca, sürekli bir kavga gürültü oluyormuş evde. Sorumsuzluk, parasızlık, sıkıntı üstüne sıkıntı. Anlayacağın kızın derdi büyük, benim de canım buna sıkılıyor.”
Bekir’in önce elleri ağırlaştı sonra elindeki çay bardağı ağırlaştı. Ağzındaki çayı ne yuttu, ne de dışarı çıkarabildi. Renkten renge girdi. Bayram’la olan kumar masası muhabbetleri, ortada dönen para, yancıların suretleri gözünün önüne gelmişti. Sarımsı loş ışığın sıcağını tepesinde hissetmiş, kahvenin leş gibi sigara kokusu burnuna gelmişti. Yeğeninin sözleri ağır sıklet boksör gibi yumruklayıp duruyordu suratını. Sanki oturduğu koltuğun kumaşı dikenden yapılmıştı. Bu gerçek miydi? O an yaşadığı bu sarsıntı neyle ifade edilebilirdi. Zaman makinesi var mıydı, geriye dönüp düzeltebilir miydi bazı şeyleri? Ancak o zaman bu pişmanlığın karanlık gölgesi kalkabilirdi üzerinden. Gerçek dünyaya dönmeliydi. Zaman makinesi yoktu belki ama gelecek için bir şeyler yapabilirdi. Gömleğinden bir düğme daha açtı. Burnundan alıp verdiği nefesin buharı arenada mızrak yemiş boğanınkinden fazla çıkıyor gibi hissediyordu. Öfkesi de ağırlaşmıştı. Öfkesi elbette kendineydi. Hem oynamanın hem de galip olmanın vicdan azabını duyuyordu. Kaybeden taraf olsaydı sadece parasının gittiğine üzülüp durabilirdi. Şimdi bir de el âlemin parasının yükü vardı. Yeğeninin anlattığı olayın kötü adamı oluvermişti ve onun bundan bihaber duruşu karabasan gibi çökmüştü üstüne. Sadece karısının biliyor olması meğer ne kadar da farklıymış diye düşündü Bekir. Yeğenlerinin gözlerine ne zaman baksa abisinin gözlerini gören, abisinin onu takdir eden bakışlarını hayattaki en büyük başarısı olarak taşıyan Bekir için bu ağır bir imtihandı. Düşünmeye çalışıyor fakat adapte olamıyordu. Ne yapmalıydı. Derin bir nefes çekti içine, geri verirken cimri davrandı, bu iyi gelmişti.
“Amca iyi misin?” dedi Buğra.
“İyiyim iyiyim, şaşırdım sadece. Ne diyeceğimi bilemedim,” dedi gözlerini kaçırarak.
“Yazık değil mi çoluğunun çocuğunun rızkını kumarda yiyorsun. Bizim babamız yok amca, sağ olasın sen eksikliğini göstermedin, bizleri hiç ayırt etmedin, bize helalinden yedirdin, giydirdin. Var ol amca, var ol” diye mutfağa su almaya gitti Buğra ve işte mızrak gelmiş kalbine saplanmıştı Bekir’in.
Bekir akşamı zor etmiş kahvehaneye gitmişti, ekip komple oradaydı. Nerede kaldın yahu, diye sitem ettiler. Bayram da oradaydı ama bakamadı bile onun yüzüne, bakmak istemiyordu daha doğrusu. Sabah yeğeni ile yaptığı muhabbet kalbini sıkıştırıyor, bir köşeden Meliha ve Buğra çıkacakmış gibi hissediyordu. Tam yerini boşaltacaklarken:
“Kimin kaç lirası vardı lan dün akşam bu masada?” diye sordu Bekir. Şaşkınlıkla Bekir’in yüzüne bakakaldı herkes. Anlam veremediler bu çıkışa. Sonra içlerinden biri:
“Benim 320 liram vardı.” dedi. Bekir hemen saydı, 320 lirayı verdi. Diğerlerinin gözleri fal taşı gibi açıldı, hepsi birden çullandılar Bekir’in eline. Tamamdı, herkesin parası eksiksiz dağıtılmıştı. Çıktı gitti Bekir kahvehaneden. Hâlâ devam eden şaşkınlıkla diğerleri Bekir’in arkasından konuşmaktan geri kalmadılar.
“Enayi lan bu,”
“Delirmiş resmen,”
“Vay salak aldığı parayı geri verdi.” homurtular süregeldi ve tekrar oturdular kumar masasına.
Yürüyordu Bekir. Bir sigara yaktı. Gökyüzüne doğru üfledi dumanı. Yürürken bu sefer ona yol arkadaşlığı eden şey bir cephede savaş kazanmış komutan edasıydı. Korkuyordu da bir taraftan, tövbe etti güya ama tutabilecek miydi? Sigarayı bırakma konusunda epey sınamıştı iradesini ama bu bağımlılık hepsinden beterdi. Kaldı ki sigarayı bırakmayı da başaramamıştı zaten. Daha birkaç saat olmuştu ama vazgeçmenin verdiği bir sallantı, bir titreme yerleşmişti bedenine. Silkelendi, sigara izmaritini yere atıp ayakkabısının ucuyla ezmesiyle karşısında duran “Lütfen Yerlere Çöp Atmayın” tabelasını görmesi bir oldu. Eğildi ve izmariti alıp çöp kutusuna attı. İyi hissediyordu. Bir şeyleri doğru yapmanın verdiği huzur kaplamıştı içini. Akşam yemeği için ya da biraz olsun ağızları tatlansın diye bir kilo baklava aldı. Eve vardığında misafir olduğunu gördü. Bayram’ın karısı ve kızı Meliha mahzun biçimde oturuyorlardı yeşil kanepede. Bekir, Buğra’nın gözlerindeki abisine baktı ve o evden hemen uzaklaşmak istedi.
“Hoş geldiniz!” dedi misafirlere, “Hiç rahatsız olmayın, ben üzerimi değiştirip geri gideceğim zaten.”
































































































































































































