TAŞIN AĞIRLIĞI

İkiz kardeşini bodruma kilitlemek zorunda kaldığından beri kâbuslarla boğuşuyor Celal. Bilal’i kilitlemesinden kısa bir süre sonra başlayan bu kâbuslarda nehre düşüyor, ışık kırılmalarının yansıttığı saçaklı yosunların ayin dansının ortasında bir taş gibi batıyor, yine taşlarla dolu nehrin dibinde bir külçe gibi yatıyorken; nefes nefese, sırılsıklam bir sabaha uyanıyor. İsteyerek mi kilitledim sanki? Kendine zarar verecekti yarım akıllı. Gece boyu inlemelerini dinlemek zorunda olan kim? Sesi beynimi delip geçiyor. Uyku haram ondan sonra. Uyusam da ne kâr? Hep aynı kara rüya. Yosunlu nehrin dibi. Dışarı çık Celal, dışarı çık. Al kazmayı eline. Alıyor verandadaki kazmayı eline. Vur toprağa.Vuruyor toprağa Celal. Taş. Taşa vuruyor kazmayı. Toprağın altı bile taş. Her yer taş bu çiftlikte!

Günde iki kez yemeğini, suyunu veriyor, bağlarını çözüp lazımlığa oturtuyor kardeşini. Geceleri dünyayı inleten Bilal’in bu esnada hiç sesi çıkmıyor. Bilal işini gördükten sonra yine bodrum katına attığı, yıllarca babasının heybetli gövdesini yayarak oturduğu berjere kalın iplerle bağlıyor kardeşini CelaL. Ağzının kenarından akan salyasını seyrediyor.

Kardeşinin boş gözlerle kendisine bakışını. İşlemeli bir mendille siliyor salyayı. Salyaların sonunun gelmeyeceğini, diğer salyaya yetişemeyeceğini bilerek.

Basamakları çıkarken her adımda içini döküyor gıcırdayan tahtalara. Onun hayatını kurtardım. Kurtarmadım mı? Şimdi de onu kurtarmak için kapattım bu deliğe. Hep onun için. Zaten her şey onun için değil miydi nehirden sonra?

İşte, çiftliğin nehre bakan yakasında yusufçukları kovalamamışlar mıydı o gün? Kardeşinin çocuksu neşesi, tiz çığlıkları ve kendi dudaklarındaki ter tadı. Kana susamıştı oysa gözleri. Kardeşinin ayağı yosunlu taşta kayınca; vurmuş muydu kafasını bir yerlere? Nehre düşüvermişti ikizi. Kızıla boyanmış mıydı nehir? Ne de çabuk gözden yitmişti ufacık bedeni? Yoksa Celal çok mu beklemişti olduğu yerde? Avuç içlerine batan tırnaklarıydı onu uçurtma sancısından çekip çıkaran!

Kilitliyor bodrumun kapısını. Çıkıyor sofaya. Uykusuzluk başını döndürüyor, açlıktan midesi buruluyor. Suyu koymalı ocağa. Önce çayı koyarsan haşlanır, derdi annesi, önce kaynayan suyu koyacaksın demliğe, sonra çayı katacaksın üzerine. Aynen böyle derdi her seferinde. Yine de çay aynı tadı almadı bir daha.

Mutfaktaki takvimin önünde duruyor Celal. Hayatından söküp atamadığı günlük ritüellerinden. Bir kazma, iki takvim, üç fotoğraf… Böyle giderdi kutsal görev gibi.

Her gün takvimin önüne gelip bir yaprağını koparmanın yaralarına merhem olmadığının, annesiyle babasının o kazadan sonra bir daha asla geri gelmeyeceğinin, kardeşinin inlemelerinin azalmayacağının bilinciyle; yine de inatla…

Elinde dumanı tüten çay bardağıyla verandaya çıkıyor Celal. Çiftliğe göz gezdiriyor. Toprağa bakıyor. Bereketsiz toprağa. Rüzgârda salınan arsız yabani otlara. Çitlere dizilen kargaların kendinden emin tavırlarını, nehirle dans eden sabah güneşinin pırıltılarını seyrediyor. Bir arı vızıldıyor kulağında, bir anı vızıldıyor. Fotoğraftaki çocuğun kim olduğunu anımsamaya çalışıyor. Ben olmalıyım, diyor kendi kendine. Belki bir film gibi değil, ama bir albümdeki arka arkaya gösterilen fotoğraflar gibi hatırlıyorum babamla uçurtma uçurduğumuz o günü. Ceza aldığı için odasından çıkamayan, fotoğraf karesine giremeyen Bilal olmalı, ben değil. Yoksa nasıl hatırlardı uçurtmanın, babasının gözlerine benzeyen lacivertini, nasıl duyumsardı yüzünde gezinen ellerinin tütün kokusunu. O fotoğraftaki tek çocuk benim, hatırlar gibiyim. Bilemedi Bilal karınca yuvasını ateşe verdiğinde, rüzgârın yazgısına yön verebileceğini, hırçınlaşan atların kişnemeleriydi yüzünde patlayan tokatların izleri. Sızlayan yanaklarını tutuyor Celal. Hayır Bilal olmalı o. İkizi ne de olsa, hisseder çektiği her acıyı, kendi yaşamış gibi.

Hissediyor Bilal’in inlemelerindeki anlamı. Nehirde bir taş gibi batışının gizemiyle yüzleşiyor Celal. İki yusufçuk nehre doğru kaçışıyor.

Bodruma gidiyor. Açıyor kilidi. Gıcırdayan basamaklara dökmüyor içini, gerek görmüyor. Çözüyor kardeşinin düğümlerini. İpleri eline veriyor. Birlikte verandaya çıkıyorlar. Celal, Bilal’in yüzüne bakıyor. Aynaya bakar gibi bakıyor. Yetişemediği salyaya takılıyor gözü. Bilal gözlerini kapatıp, derin bir nefes çekiyor içine. İki yusufçuk nehre doğru kaçışıyor. Çiftliğe göz gezdiriyor. Toprağa bakıyor. Bereketsiz toprağa. Rüzgârda salınan arsız yabani otlara. Çitlere dizilen kargaların kendinden emin tavırlarını, nehirle dans eden sabah güneşinin pırıltılarını seyrediyor. Bir arı vızıldıyor kulağında, bir anı vızıldıyor. Nehre doğru bakıyor Bilal. Elindeki ipleri Celal’e uzatıyor.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş