Sokağın sonunda oturan arkadaşı Hümeyra’nın evinden henüz çıkmıştı ki onu gördü. Sol yanına attığı çantası ağırlıktan düşecek gibi duran postacı, bisikletiyle hızla geçti yanından. Kapıda onu geçiren arkadaşı daha lafını bitirmemişti ki “Tamam Hümeyra, sonra konuşuruz!” dedi ve koşmaya başladı. Nefes nefese sundurmanın altındaki ahşap posta kutusundan İstanbul’dan gelen mektubu alarak bir çırpıda merdivenleri tırmandı. Omuzundaki çantayı vestiyere fırlatırken annesine seslendi. Çağrısına cevap veren olmayınca oturma odasına geçti. Annesinin her zaman oturduğu koltuk boştu. Pencereden aşağı sarktı. Sağ tarafta dalları göğe uzanan çam ağacı, annesi ve teyzesinin akşamları oturdukları masa ve iki sandalye dışında bir şey göremedi.
Çok susamıştı. Buzdolabından meşrubat şişesini aldı. Hazır annesi yokken vişne şurubunu kafasına dikip kana kana içti. İki dakika sonra çatılmış kaşlarıyla ona dik dik bakan annesi merdivenin başındaydı. “Şükür, evin yolunu bulabildin!” dedi sertçe. Nehir umarsız bir tavırla “Babamdan mektup geldi anne, eğer okumama izin verseydin açmak için seni beklemek zorunda kalmazdım.” diye sitem etti. “Yine aynı şeyleri söyleyip durma. Ver şu mektubu!” dedi annesi öfkeyle. Bir çırpıda zarfı yırttı. Hep aynı şeylerden bahseden mektubu bir avazda bitirdi. “Selam kelam işte, ne olacak? Ne diye bu kadar hevesleniyorsun ki?”
Babasını hayal meyal hatırlıyordu. İstanbul’a çalışmak için gittiğinde çok küçük olduğunu söylemişti annesi. Bu yüzden zihninde onunla ilgili hemen hemen hiçbir iz yoktu. Onu yalnızca fotoğraflardan tanıyordu. Annesi, babası ve kendisinin olduğu eski fotoğraf, baş ucundaki komodinin üzerinde dururdu.
Özledikçe bakar, iç geçirirdi. Geçen yıllar onu fotoğraftaki küçük, sevimli kız olmaktan çıkarmış, insanların “ergenlik” dediği onun ise hiç sevmediği o zorlu dönemle birlikte güzel bir genç kıza dönüştürmüştü. Tüm bu süre içinde de babası bir kez bile onları görmeye gelmemişti. Ayda bir yolladığı özensiz mektuplar bazen çok kısa, bazen de yalnızca yaşadığı şehri tasvir ederek biterdi. İstanbul’un nefes aldırmayan kalabalığından, insanı yutan tarafından, göz alıcı ihtişamından bahsederdi. Nehir artık babası kadar İstanbul’u da merak ediyordu. Rüya gibi bir şehir olmalıydı. İkisini de görmek için sabırsızlanıyordu. Hem onunla olunca kendini güvende hissedecekti. Tıpkı babası olan diğer çocuklar gibi… Arkasında dağ gibi duracak, saçlarını okşayacak, ona yol gösterecekti. Babasız büyüyen çocukların yaşamın ağırlığı altında ezilen, hırpalanan bir yanları vardı. Onun da ezilen bazen sırtı, bazen ayakları, bazen ruhu, bazen de kalbiydi.
Zamanla annesi, tek başına verdiği yaşam mücadelesinin ve yalnızlığının hırsını Nehir’den çıkarmaya başladı. Sanki yaşananların tek sorumlusu kızıydı. Aralarındaki artık mekanikleşmiş, yapay bir ilişkiydi.
Anne kız değil de iki düşman, iki yabancıydılar. Ne yaparsa yapsın, nasıl hareket ederse etsin onu bir türlü memnun edemiyor, öfkesinden payını alıyordu. Tüm bunların üzerine Nehir gitgide daha yalnızlaşmış, kendine küçük bir dünya kurarak teselliyi orada arar olmuştu. Kurduğu dünyanın içinde sevdiği arkadaşları ve onu ziyarete gelen o küçük adam vardı.
Bir gün Hümeyra’ya odasındaki ahşap sandalyenin altında oturan bir adam gördüğünü söyledi. “Yüzü büyük bir insan yüzü ama bedeni küçük. Gözleri pörtlek. Saçları simsiyah. Alnı dışa doğru çıkık, teni bembeyaz.” Hümeyra ilk zamanlar anlattıklarını önemsememiş, söylediklerine inanmamıştı. Zamanla Nehir bunu sürekli dile getirir oldu. Küçük adam bazı geceler karnı dizlerine çekili, sandalyenin altından Nehir’in içini titreten bakışlarıyla saatlerce onu izlerdi. Gözlerinin altındaki koyu halkalar korkutucuydu. Odaya her geldiğinde o bitmeyen yankılı tekrarlar yeniden başlardı.
Tam anlayamadığı şeyler söylüyordu küçük adam. Dudakları kıpırdıyor, kelimeler ağzında yuvarlanıyor, devamında kulakları rahatsız eden bir uğultuya dönüşüyordu.
Nehir var gücüyle kulaklarını kapatıyordu.
Sıcak yaz günlerinden biriydi. İkindi serinliği çökmüş, hava nemli ve yapış yapıştı. Hümeyra elinde piknik sepetiyle aşağıdan seslendi. “Nehir hadi geç kalıyoruz, çabuk ol!” Sarı, çiçekli viskon elbisesi, ayağında son model sandaleti, savrulan saçlarıyla merdivenlerden inen Nehir çok güzel görünüyordu. İçinde çörek ve limonata olan bir sepetle dakikalar içinde Hümeyra’nın yanındaydı. “İşte geldim!” dedi çocuksu bir sevinçle. Yine aynı buluşma yerine gidiyorlardı. Evden yokuş aşağı indiler. Her iki tarafında kavak ağaçları olan, çocukken doyasıya oynadıkları, bir sürü hatıra biriktirdikleri bu tali yol, insanların gelip geçmesiyle sertleşmişti. Sıcak yaz akşamlarında bisikletini bu yolda yokuş aşağı bırakan Nehir “Hayatım da bu yol gibi engelsiz, dümdüz olsaydı keşke” diye düşünürdü. Yolu takip edenler, içinde küçük bir gölün bulunduğu piknik alanına ulaşırdı. Canı her yandığında, annesiyle bitmek bilmeyen kavgalarında hep bu gölün kenarında oturur, saatlerce ağlar yeniden eve dönerdi. O yüzden bu göl de hayatının önemli, ayrılmaz bir parçasıydı.
Yolda “Bugün pek sessizsin.” dedi Hümeyra. Nehir iç geçirerek “Hiç!” dedi. “Annemle tartıştık, tadım kaçtı.” “Aldırma, günün tadını çıkar. Hem belki Ekrem de gelir.” Nehir belli belirsiz gülümsedi. Ekrem’den hoşlanıyordu doğru ama babasıyla öyle doluydu ki gözü hiç kimseyi görmüyordu. Sanki başka bir erkeği severse onun sevgisine ihanet edecek, suç işleyecekti.
Vardıklarında kızlar toplanmış, koyu bir sohbete dalmışlardı. Örtüler serilmiş, çeşit çeşit yiyecekler sofranın üzerine yerleştirilmişti. Hâl hatır faslının ardından Yasemin alaycı bir tavırla “Ee, babandan mektup gelmiş yine! Ne zaman gidiyorsun İstanbul’a?” diye sordu. Nehir öfke ve kırgınlık dolu bir ses tonuyla “Zamanı belli değil ama bir gün mutlaka gideceğim ve siz de buna şahit olacaksınız.” Arkadaşları bu soruyu her sorduğunda gözleri dolar, kalbi bir kez daha kırılır ama belli etmezdi. Neden babası halâ çağırmıyordu, her seferinde yeni bahaneler üretiyordu? Zaman geçtikçe kafasındaki çelişkiler yumağı daha da büyüyordu. Anlam veremediği şeylerden, annesinin cevapsız bıraktığı sorulardan yorulmuştu.
Çoğu zaman, etrafındakiler bir şeylerden bahsederken kendi içine döner, hayatındaki eksikliklerin onda bıraktığı izlerin peşine düşerdi. Kırılmaz bir döngüyü besleyip duruyordu. Gün geçtikçe annesiyle arasındaki sorunlar çok daha büyümüş, hissettiği yalnızlık duygusu onu baba hasretiyle iyiden iyiye yakıp kavurmuştu.
O çarşamba dışarıdaki işlerini çarçabuk halletti. Annesinin yemek için istediklerini aldı. Hümeyra’ya uğradı. Elinde poşetler, binbir hevesle eve döndü. Bugün mektup günüydü. Çoktan gelmiş olmalıydı. Poşetleri yere bıraktı. Mektubu koltuğunun altına sıkıştırmadan önce her zamanki gibi kokladı. (Annesi mektuba dokunmasına izin vermediği için o da zarfı koklardı.) Bugün, o gündü. Uzun zamandır aklına koyduğu şeyi yapacaktı. Ortalıkta kimsecikler yoktu. Az sonra evdeki her şey işleyeceği suça ortak olacaktı. Alacağı ceza, annesinin öfkesi artık hiçbiri umurunda değildi. Zarfı yırttı. Hiç dokunamadığı o mektubu, babasını koklar gibi kokladı önce.
Sonra parmaklarını üzerinde dolaştırarak bir güzel sevdi. Dörde katlanmış sarı mektup kâğıdını özenle açtı.
“Bu oyunu daha fazla sürdüremeyeceğim. Vicdan azabı çekiyorum. En kısa zamanda ona babasının öldüğünü söylemelisin.”
Uzun bir boşluğun ardından çalakalem yazılmış o iki kelime, onun için mutlak bir sondu.
“Dostun Hande”
































































































































































































