BİR KENTİN PANAROMASINDAN BİR YAZARIN HATIRALARINA BAKIŞ

Yazar olmak; bir kavram arayışı, bir söz bilimi, bir davranış biçimi ve bir birikim olarak birçok terimle nitelendirilebilir. Fakat yazar olmak bir bakıma hatıraları kurgulayabilme yetisidir. Her yazar hayatından bir hatırayı, bir olaya, karaktere, öyküye veya romana dönüştürebilen kelime ustasıdır. Kelimeleri ustalıkla işler fakat her kelimeye de kendi hatıralarından birer tutam ekler. Ünlü yazar Marcel Proust, Edebiyat ve Sanat Yazıları adlı deneme kitabında; “Roman yazarı karşısında hepimiz imparatorun karşısındaki köleler gibiyizdir. Tek bir kelimeyle bizi azat edebilir,” diye bahsediyor bir yazarın yaratım gücünden. Bu tanım bize yazar ve yazar olma kavramlarını fazlasıyla özetliyor aslında.

Kendi Hatıralarından Var Olan Dublinli Yazar

İrlandalı yazar James Joyce, 1905 yılının Ekim ayında İngiliz yayımcı Grant Richards’a 12 öyküden oluşan kitabı “Dublinliler”i sunarken de benzer bir güç ve özgüvenle hareket ediyor. Bir imparator gibi yaklaşıyor tebaasına(okurlarına) ve ilk kitabı olmasına rağmen yayımcısına. Gelen itirazlara karşı kitabının okurun ihtiyaç duyduğu ve merak edeceği İrlanda’ya ait yaşam öykülerinden oluştuğunu belirtiyor. Joyce kitabını İtalya’nın Trieste adlı şehrindeyken tamamlıyor. Yani Dublin’den oldukça uzakta Dublin’i sadece hatıra olarak zihninde yaşatabileceği bir yerdeyken yazıyor tüm öykülerini. Kitabı için daha fazla açıklama isteyen yayımcısına “İrlanda’nın ahlaki yaşam öyküsünü başka türlü anlatabilmem mümkün olmazdı,” minvalinde bir cevapla, sadece belli başlı düzenlemeleri kabul ederek basıma onay veriyor.

İnsanın Doğal Yaşam Sürecinde Hikâyeleşmesi

Her Joyce okuru ve araştırmacısının bildiği üzere Dublinliler, çocukluk, olgunluk çağı, yetişkinlik ve sosyal hayat şeklinde bir sıralamayla yayımlanıyor. Kitapta her bir öykü birbirine perçinlenmiş, âdeta biri diğerinin arka planını oluşturur şekilde yer alıyor. Bir çocuğun gözünden ölümü tarif ederek başlıyor ilk öyküsü. Ve yine bir ölümü anlatarak bitiriyor son öyküsünü de. Her anlamda bilmeceleri, gizemi ve kelime oyunlarını seven Joyce öykülerinin içerisine de birer gizem bırakarak tamamlıyor eserini.

Her biri birbirinden önemsiz, birbirinden sıradan karakterlerle dolu bir eserden bahsediyoruz. Peki, bu kadar doğal bir süreci yani Dublinli insanların gündelik yaşamlarını anlatan bir kitap neden bu derece dikkat çekmiştir? Aslında cevap bir kelimede gizli diyebiliriz; sıradanlık. Modern edebiyat öncesi birçok edebi eser kimsenin ulaşamayacağı hayatlardan, belki biraz efsanelerden ama çoğunlukla halkın dilden dile aktardığı halk masallarından beslenerek ortaya çıkmıştır. Bu sebeple Joyce’un öyküleri başlangıçta kabul görmemiş ve sıradan belki de biraz özensiz addedilerek yok sayılmıştır.

Günümüzde bu tür eleştiriler neyse ki kabul görmemiş, Joyce hak ettiği değeri görmüş ve yazınsal saygıyı elde etmiştir. Sadece yüzeysel olarak incelenmemesi gereken Dublinliler, gün geçtikçe birbirinden zengin anlam katmanlarıyla dikkat çekmeye devam etmiştir.

Karaktere Bürünen Bir Kent

Eserde her öykü bir başka insanın hatıralarından bir parça gibi bizlere sunuluyor. Bir çocuğun gözünden ilk günahını, bir annenin yüreğindeki acıyı, görünüşte bir baba olan zalimin öfkesini, yozlaşmış bir adamın aşkını, hırsı, siyasi çekişmeleri ve bir din adamının teslimiyetsiz inancını sayfa sayfa okuyoruz. Fakat tüm bu karakterlerden ziyade bir kentin ne derece canlanabileceğine de şahit oluyoruz. Dublinliler, Dublin’de yaşayan insanlarda ziyade Dublin’in ete kemiğe bürünerek kendi lisanından bizlere kendi öykülerini belki de hatıralarını anlatması da diyebiliriz. Birçok farklı eleştirmenin farklı şekillerde ele alabildiği ve edebiyat kuramlarının haricinde felsefi kavramlarla da bütünleşebilecek bir eserden bahsediyoruz. Yani bir bakıma Joyce’un emeline ulaştığını ve ölümsüz olabildiğini de idrak ediyoruz.

Yüzeysel Okumadan Bilişsel Derinliğe Geçiş

James Joyce’un İngiliz Edebiyatında tartışmalı ve bir o kadar da saygıdeğer bir noktada olmasının sebeplerinden biri, kimsenin cesaret edemediği sularda yüzerek hem olayı hem de durumu kelimeleri yeniden anlamlandırarak anlatabilmesidir. Henüz ilk eserinde bile bizlere Joyce üslubunu gösterebilen muzip ve zeki bir yazarı anlamaya çalışıyoruz. Birçoğumuzun gözünü korkutan eleştirilerden, şezlong entelektüellerinin* dilinden Joyce’u okumaya çalıştığımız için kesin duvarlar örüyoruz belki de. James Joyce’un felç olmuş bir kente uygulamaya çalıştığı elektroşok tedavisini göremiyoruz. “Bir ahlaki çöküş” olarak nitelendirdiği Dublin tarihinde insanların körü körüne inandıkları şeylerin, farkında olmadan bağladıkları kaderlerinin, tüm batılların tüm insanlığa ait bir kangren nokta olduğunu kavrayamıyoruz. Yüzeysel bir okuma alışkanlığından bilişsel derinliğe geçişi sağlayamadığımız için James Joyce her zaman “zor” bir yazar olarak dimağlarımıza kazınıyor.

Sıradan hayatlarımızı düşünelim. Hangimiz bir günümüzün bir öyküye ya da bir romana konu olmasını isteriz? Ya da hangimiz bize benzeyen bir karakteri bir kurguda okumak isteriz? James Joyce’un sıkışmış bir kentin panoramasından hatıraları sayesinde çıkarak bir eser yaratabilmesi belki de doğru soruları sorabilmesinden kaynaklanıyordu. Henüz başlangıç seviyesinde bir James Joyce okuru olarak ancak bu kadar selam gönderebiliyorum sevgili Dublinli yazara, bilginin ışığı bizimle olsun daha Finnegan ve Ulysses bizi bekler!

Kaynakça:

Proust, Marcel (2015): Edebiyat ve Sanat Yazıları, İstanbul, YKY

Yağcıoğlu, Semiramis (2013) : BİR KARABASAN KENTİ OLARAK

JOYCE’UN DUBLİN’İ VE YAZARIN NİYETİ: BİLİŞSEL ANLATIBİLİM ÇERÇEVESİNDE BİR İNCELEME, Dilbilim Dergisi, Sayı 30, Cilt 2

Şezlong entelektüelleri:
Bu tabir, ilk defa Cemil Meriç tarafından Mağaradakiler adlı eserinde kullanılmıştır.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş