Eylülde bu sıcak… Aslında tam küfürlük de annem izin vermiyor. Sık ve koyu yeşil yapraklı, ulu cevizin gölgesi düşüyor üstüme. Edith Hamilton’ın Mitologya’sı elimde. Sınıfı geçtim şimdilik ama seneye dersler ağır. Karasinek vızıltısı, cırcır böceği sesleri geliyor; kulağıma konuyor. “Kalk!” diyor annem. Ömrü çalışmak. Yüz çizgileri, susuz toprak çatlaklarına eş. Beyaz örtülü, pazen şalvarlı. “Bereketimiz kaçacak, amma da uyudun!” diyor. Susmuyor. Açtığı tırnak, duyduklarım arasında bir türlü kapanmıyor.
Kargaların üçü gak gak diyerek kanatlanıyor ağaca: tepeme. Tek katlı bağ evi karşımda. Eve gölge kavak ağaçları, az ileride bodur şeftali, kayısı. Meyvelerini çoktan tamama erdirmişler. Beş on dal, birer gövde, sararmaya yüz tutmuş yapraklar.
Annem açtığı tırnakla devam. “Oğlum, köy yeri burası!” Kolay mı cevap vermek? Çenesiyle namlı mübarek. “Oyy Kiriş Mustafa’nın torunu, dedenden el alsaydın söyletmezdin böyle; değdiğin, dokunduğun bereket olurdu.”
İstemeyerek de olsa doğruluyorum olduğum yerde. Kiriş adı nereden geliyor acaba? Tepemdeki ağacın fidan hâli aklımda. Kiriş Dede’m verdi can suyunu. Ulu, dingin şimdi. “Buraların işini unutmuş; eline kitap almış paşam, bir de kitap okuyacaksın öyle mi?” Yok, diyorum, ne münasebet! Olsa olsa kitap gelmiş, elime konmuştur; ne haddime annem. Sıralıyor işleri bir bir. “Ceviz silkilecek, yere düşenler toplanıp güneşe serilecek, kargalar kapmasın diye yanında nöbet tutulacak, ot toplanacak yemek için.”
Toplayıcı olan sen değil miydin, desem cevaplar okkalı okkalı gelecek. Susuyorum, sustuklarım büyüyor, basamak oluyor bana. Koca değnekle ağaca çıkmaya başlıyorum. Çıktıkça uzuyor ağaç, gövdesi tarladan köye yol oluyor. Annem arkamdan söylenmeye devam. “Meyvesiz dala vurmayasın, küstürmeyesin ağacı; cevizin intikamı nic’olur?” Ben çıktıkça annemin sesleri küçülüyor, annem küçülüyor. Kendi uzakta, sıraladığı işler kulağımda. Ölüm döşeğinde tarlaları, cevizleri emanet eden dedem.
“Okuyup da ne olacaksın, benden kalanlar sana yeter.” O hâlimle söz de vermiştim ya! Aklımda tutamadığım sözler… Çocukluğum tarlalara, cevizin tepesine kaçıyor.
Koca koca yapraklar arasına saklanmış onlarca ceviz çıkıyor karşıma. Yukarıdaki bolluğu müjdeliyorlar. Elimdeki sopayı indiriyorum bir kere, şöyle bir sallanıyor dal. Bir daha vuruyorum, bana mısın demiyor. Dalın başına vurdukça cevizler küçülüp kayboluyor. Bütün gücümle haydi, diyorum; bu sefer tamam. Koca dal salınıyor, üstündeki cevizleri irili ufaklı dökmeye başlıyor. Ardı arkası kesilmiyor. Başka dallar da daha vurmadan meyvelerini toprağa indiriyor. Bitmiştir, ineyim; dedikçe devamı geliyor. Sürüye uydunuz siz de kendiniz olamıyorsunuz. Direnirsiniz aslında da büyüklerimiz buna müsaade etmiyor.
Nihayet başka ceviz olmadığını görünce inmeye başlıyorum ağaçtan. Ağacın gövdesi biraz daha uzamış ben yukarıdayken, sonu gelmiyor. Az gidiyorum, uz gidiyorum; yolda Kiriş Mustafa… “Dedem nereden çıktın sen, annem hep seni anlatıyor. Bir el versen de değdiğim, dokunduğum bereket olsa.” Dedem, ceviz bastonunu uzatıyor. Bastona tutunup onun yanına atlıyorum.
“El vermedim, baston verdim.” diyor. Hınzır! O da yeter. Arkasını dönüp yürümeye başlıyor, ben ardına düşüyorum. Bir tarlanın kenarında duruyoruz. Bastonuyla işaret ediyor, topla bu çirişleri. Eğilip otları topluyorum. Yemeğimiz de çıkıyor. Biz yola devam… “Hadi sen öne geç de şu dereyi atlayalım!” diyor dedem. Geçiyorum öne. Ayağımın birini derenin öbür kıyısına atıyorum. Dedemi de kucaklayıp koyuyorum karşı kıyıya. Üç karga gaklıyor önlü arkalı, aynı anda annemin sesi büyümeye başlıyor. Bacağımın öbür yakada kalan tekini elimle alıyorum, dedemin yanına koyuyorum. Bir karasinek burnumun ucuna konuyor bu sırada. Dedem bastonuyla sineğe vuruyor. Burnumun üstündeki tümseğe bir uygarlık sığıyor neredeyse. Sinek kaçıyor, dedem kovalıyor. Ben de peşlerine düşüyorum. Sinek, dedemi kaptığı gibi havalanıyor. Yetişemiyorum onlara. Yemyeşil otların arasında gözden kayboluyorlar. Sesleniyorum, sesleniyorum; duyan olmuyor. Bağırıyorum bütün gücümle: “Dedeee, çiriş kavurmasına gel akşama! Dedeee!” Aslında daha da bağırırım ama toplum buna izin vermiyor. Sesim boşluğa çarpıyor, yankısı bana…
Echo çıkıyor karşıma, “Dedeeee!” diye bağırıyor, elindeki nergisi uzatıyor. Göz kırpıyor. “Echo, seninle uğraşamam şimdi, dedem uzaklaşıyor.” “Uzaklaşıyooorrr, uzaklaşıyooorrr.” diye cevaplıyor. Yaramaz. Nergis senin olsun, bir dahakine Pan’dan konuşalım, diyorum. Echo’yu arkamda bırakıp koşuyorum.
Uz gittim diye düşünürken bakıyorum, bir evlek yol gitmemişim. Ağaçlar yola gölge. Otlar yemyeşil. Karşımda birisi el sallıyor, dedem sanıyorum önce. Bir ahu görüyorum. Bizim sınıftaki Nergis değil mi o? “Sen buralarda ne yapıyorsun?” diye soruyorum. Nergis’in gözleri iki çizgi. Bu kadar güzeli yok. Yüreğim kıpırdanıyor, ağzıma yürüyor. Yutuyorum. Dur durduğun yerde, bir de seninle uğraşamam ey kalbim! Nergis elimi tutuyor; iki adımda üç şehir, dört ülke geçiyoruz. Berrak bir nehrin kenarında duruyoruz, Sen Nehri’ymiş. “Sana yakın, Sen’in kenarında ne muazzam!” diyorum. Echo bükük dudaklarıyla dalga geçiyor “Muazzaaammmm!” diye bağırıyor. Nergis’i çekiştirerek yanımdan uzaklaştırıyor. Peşinde olduklarım birken iki… Yorulmak yok, hem dedemi hem Nergis’i bulacağım.
Haydi, Kiriş Mustafa’nın torunu, düş yollara! Hiç tanımadığım insanlar, bir kalabalık şehir… Alnımda ter, kulağımda uğultular…
Dedemi kapan karasinek geliyor, önümde iki dönüyor. Bir Sepetçioğlu çalınıyor kulağıma. Vızzz, vızzz! Sallıyorum elimi, gitmiyor; kovalamaya başlıyorum sineği. “Dedemi götürdün, sıra bende mi?” Kalabalıktan ıssızlığa geçişimiz beş adım. Sinek önde, ben arkada… Masallardaki tekerlemeler dilimde. Tanıdık bir tarlanın kenarında soluk soluğa duruyorum. Tanımadığım bir sesle bağırıyorum: “Dedeeee!” Görüntüler uzaklaşıyor birden. Gözlerimi ovuşturuyorum, bakıyorum dedemin bastonu. Uzanıp alayım derken etrafımdaki ot, börtü böcek, kuş, ağaç bana yaklaşıyor. Onlar yaklaştıkça hava kararıyor. Sırtım üşüyor. Koşacak oluyorum, bir ağırlık… Kıpırdayamıyorum. Boncuk boncuk terliyorum. Bir kuvvet yine sesleniyorum: “Dedeee!” Duyan yok. O kadar koşturmaya karnım acıkıyor. Ceplerimi yokluyorum, iki ceviz çıkarıyorum. İyi ki atmışım bunları da cebime. Avucumun içine alıyorum, birbirine kırdırayım bari cevizleri. Önce yeşil kabuklarını çıkarmalıyım. Mantolar ben soydukça birbirine kavuşuyor.
“Aslı’nın büyülü gelinliği misin mübarek? Ben Kerem değilim, sabredemem de ah ederek yanan yine siz olursunuz.” Karnımdan gümbürtüler geliyor. Hah işte, öğreniyorum! Cevizleri birbirine kırdırıyorum. Biraz böl, elinde parçala, hooop yut! Nereden öğrendiysem vallahi kırdıra kırdıra kazanıyorum. Açıyorum birini, koca bir kurt içinde; tepemde iki karga… Kurdu görür görmez uçuyorlar üstüne. Biri, kurdun başından; öteki, ucundan tutuyor. Çekiştiriyorlar iyice. Onlar kendi karınlarını doyurma peşindeyken ben aç… Hemen öbür cevizi açıyorum. Bari bu sağlam olsa… Ağzıma atıyorum. Karnımdaki açlığın gümbürtüsü büyüyor, anafor olup yuttuğum cevizi içine alıyor. Kuyuya atılan küçücük bir taş. Pııttt! Yeter mi koca kuyuya hiç? Dedemi de bulamıyorum zaten. Nasıl hesap veririm anneme, koca adamı kaybettin demez mi? Üstüne Nergis de gidiyor. Echo ikide bir çıkıp dalga geçiyor benim sesimle. “Kendine ver hesabı Kiriş Mustafa’nın torunu!” Kimseye ihtiyacın yok maşallah!
Açlığımın ve Echo’nun sesi birbirine karışıyor. Nergis uzaklardan göz kırpıyor yine. Bir kuvvetli rüzgâr çıkıyor, bu sefer ben sallanıyorum.
Bana yaklaşanların havalandığını görüyorum. Sırtımda bir ter. Sarsılıyorum. Önce sallayan rüzgâr sonra yerden yere çalıyor. Soluk soluğa bağırıyorum: “Kimse yok mu?” Annem geliyor yanıma: “Çiriş kavurdum, yanında da sarımsaklı yoğurt var, seversin sen.” Bağırmak geliyor içimden, susuyorum. Çünkü belli bir saatten sonra insanlar sesten rahatsız oluyor.
































































































































































































