CÜZDAN

Ayakkabıları koyup kapıyı kapattıktan hemen sonra içindeki metal soğukluğu, yüzüne bir rüzgâr gibi çarptı.

Misafirlerin apartman merdivenlerine itinayla yerleştirdiği ayakkabılarından boşalan paspasın üzerine koyduğu o ayakkabı, daha düne kadar dünyayla kurulan ilişkinin bir işaretiydi. Gidilen yerlerin, mevsimlerin, kaçışların, kavuşmaların işareti… Yine de bir ayakkabı, kurumuş bir yaprak, kitap arasında unutulmuş bir çiçek, bir mektup kadar iz bırakmıyordu; bundandı belki de o metal soğukluğu… Hayır, değildi… Ya da hiçbir kitabın arasında unutulmuş bir çiçeğinin olmamasından… Belki…

Apartman boşluğunun mezar soğukluğunun aksine kapıyı kapatınca antreye kadar gelen gürültü, yaşamın devam ettiğini gösteriyordu. Krem rengi salon kapısının desenli, buzlu dikdörtgen camının arkasından ağlayanların, aralarında konuşanların siluetlerine baktıkça kapıyı açma isteği azaldı. Yine de aralarına karışmalı, belki ağlamalıydı. Bugüne kadar girip çıkan insan sayısından daha fazla insan, nasıl olup da bir arada sığabilmişti salona? Kapıyı her gün nasıl bir alışılmışlığa açıyorsa yine öyle açtı. Alışılmadık kalabalığa baktı. Başlarında beyaz leçekler, ellerinde mırıl mırıl dualar okudukları kitaplar, birbirlerini süzenler, hatıra anlatanlar, bir şeyler atıştıranlar… Birazdan dağılacaklar.

Merdivenlere itinayla yerleştirdiği ayakkabıların içinden kendininkini bulup hızlıca, hayır duaları ve sabır dilekleriyle giyiverenler birer birer ayrıldıktan sonra, bozkırda büyümüş bir ağaç yalnızlığında paspasın üzerinde kalıverdi ayakkabı. Biraz önce, birlikte yol yürüdüklerine küsmüş gibi biraz ayrıksı duruyordu, şimdi ise terk edilmiş gibiydi. Diğerleri yaşamaya dönmüşler, o burada kalmıştı. Ayakkabıya uzun uzun baktı. “Yedi gündü galiba.” dedi içinden, “Yedi gün, burada kalacak.”. Oysa taziyeleri, mezarlıkları, yedileri, kırkları, mevlitleri, hayır dualarını hiç sevmemişti.

Şimdi ise ayakkabıyı kapının önüne koymanın nasıl olup da aklına geldiğini, birinin bunu öğütleyip öğütlemediğini anımsamaksızın paspasın üzerinde bırakmıştı. Belki de ayakkabının orada durmasının bir gidişi değil de evde oluşu çağrıştırdığı hissi iyi gelmişti. İnsan, gerçeğin ne olduğunu bilse de eğip bükmek iyi geliyordu işte.

Salondaki yemek masasına oturdu. Kadınlar el çabukluğuyla toplayıvermişlerdi ortalığı. Kalan son tabaklara, bardaklara baktı.

Yerinden kalktı, hastane kapısında eline tutuşturdukları poşeti aldı ceviz, oymalı vitrinin eve bin yıl önce aldıkları elektronik eşyaların garanti belgelerini, bir kez bakıp bıraktıkları fotoğrafları, birkaç kabloyu, eskimiş pilleri koydukları en üst çekmecesinden.

Evlendiğinde öyle münasip görmüşlerdi kaynanası ile annesi. Vitrinsiz ev olmazdı. İçine hiç kullanılmayan likör bardakları, kristal şekerlik, sürahiler yerleştirmişler; alt çekmecelerine gümüş çatal, kaşık takımını istiflemişlerdi.

Yeniden yemek masasına oturdu. Poşette sadece kemer ve cüzdan vardı.

Kemere, bel kısmının kocasının bedenine uyum sağlayarak kıvrıldığı kısmına, zayıfladığında bıçakla açtığı son deliğine baktı. Elinde yuvarlayarak masaya koydu.

Cüzdanı aldı eline, hiç cüzdanını eline almadığını fark etti. Yaşadığına dair ayakkabıdan da güçlü bir işaretti. Hayır, değildi! Bir ayakkabı, yeryüzü ile kurulan bağı gösterir. Yolları, dinlenmeleri…

150 lira vardı para cebinde. Her zaman böyleydi; parasını hiç cebine koymaz, her zaman itinayla cüzdana yerleştirirdi. Belki bir küçük rakı alacak, yavaş yavaş eve yollanacaktı. Hayır, gerçek o kadar da eğilip bükülmez! Bunu hiç yapmamıştı. İşten çıkacak, “Yemeğe gelecek misin?” mesajlarına kayıtsız kalarak bir yerde iki tek atacaktı. Sonra… Sonrasını bilmiyordu. Bir saatte gelecek, bir şeyler yiyecek, televizyon izleyecek, uyuyacaktı.

Banka kartları her biri ayrı cepte olacak biçimde özenle yerleştirilmişti. “Eminim, yerlerini de değiştirmiyordur hiç.” diye geçirdi içinden. Kart ceplerinin bulunduğu kısmın altındaki geniş cebe uzattı parmaklarını, kalınca kartvizit yığınını çıkarttı.

Ocakbaşı… Ofisini yeni açtığında, elinde kalemlikle gittiği gün geldi aklına. Önemli bir toplantıya gideceğini söylemiş, bir çay içirip göndermişti hevesle geldiği odadan. Dışarıda bir sigara yakıp beklerken, evlerinden çıkmayan sözüm ona aile dostlarıyla birlikte çıktıklarını, ocakbaşına gittiklerini görmüştü. Buydu demek kendisinin katılamayacağı toplantı.

Neşeli meyhane… Rezervasyon için… Neşeli miydi oralarda? Öyleydi, herkes severdi sohbetini.

Turan demircilik, yüksek voltaj elektrik, vizyon tesisat, inova mimarlık…

Ne garipti bütün bunların isimleri. Aslında neyin ne olduğunu biliyorlar. Bir tezgâh, iki tabure… Ama dışarıdan kenarı nakışlı bir mendil inceliğinde görünmek istediklerinden olacak bu isimler. “Benim gibi, bizim gibi” diye geçirdi içinden. Sonra, “biz” sözcüğüne takıldığını, sözcüğün parmağına bir çeperin batması gibi hissettirdiğini düşündü.

Buhara Masaj-Sauna İzmir… Bitmeyen iş yemeklerinin yanında, bir de seyahatleri olurdu. Sıkıntılı dönerdi hep. Sıkıntıdan böyle kurtuluyordu demek.

Masöz Funda, Ankara… Aldatılmak hiçbir zaman canını sıkmamıştı. Belki en başta… Annesinin kaş çatması, babasının son sözü ile daha üniversiteye gitme hayalleri kurduğu zamanlarda yaptığı bu evliliğin kendisini öyle görmüştü zaten. Aldatıldığını ilk anladığında annesine gitmiş, gözünden damla yaş dökmeden ancak sarsıldığını gizleyemez gözlerle, boşanırsa iş bulana kadar orada kalıp kalamayacağını sormuştu. Annesinin, erkeğin ellerinin neden hep temiz kalacağına yönelik kısa nutkundan sonra eve gidip akşam için yemek hazırlamıştı. Yemek olmadığında kızardı…

Hiç kimseye tutkuyla dokunmadığını; kelimenin boşlukta yüzen, sözlük anlamını bildiği ancak tanımadığı bir isimlendirmeden ibaret olduğunu düşündü. Bu kadar düşünebilmesini takdir ederdi kocası hayatta olsa ve dinliyorsa ya da buradaysa… “Tıpkı yanmak gibi.” dedi içinden. Yanmayı da bilmediğini düşündü, ölümü ve yaşamayı da… Soluk alıp vermek değilse şayet.

Aklına, kocasının çapkınlıklarını kovalamak yerine kocasının kendisini kovalaması gerektiğini düşünen, yatmadık genç erkek bırakmayan komşusu Neriman geldi birden. Bazı günler Neriman’a öykünür, hikayelerini heyecanla dinlerdi. Sonra bir gün ,renginin sonbahara döndüğü bir gün, Neriman da tutkunun ne demek olduğunu bilmediğini söylemişti. Ya da kıymetin ya da kendini kıymetli hissetmenin… Gün bittiğinde eve mutlu dönenin kendisi olmadığını anlatmıştı o ilişkilerde. Kalktığı yoktu ya “Otur oturduğun yerde, kıymetini bil!” demişti, neye razı olması gerektiğini bilmeden.

Ayşegül Kantarcı… İç mimar… Bu kadınla fotoğrafını görmüştü bir kez. Gözlerinin içine bakarak gülümsüyordu. Kadının gözü başka bir yöne bakıyordu fotoğrafta. Kendisine bakması, en azından tesadüfen de olsa gözlerinin gözlerine değmesi için gözünü kaçırmayan bir adam vardı fotoğrafta. Bir ince kırbaçla kalbine vurmuştu fotoğraf. Sonra temizlik yapmıştı.

Oğlanın üniversiteye başlayıp da evden ayrılmasından sonra biraz da olsa vaktin başka türlü geçebileceğini ummuştu.

Babası için oğlanın evde olup olmamasının sadece gece yatağında bulunup bulunmadığı anlamını taşıdığını o zaman anlamıştı. Vakit, başka türlü geçmeyecekti.

“Ya ne oldu şimdi?” dedi içinden. “Bütün o kadınlar, meyhaneler, toplantılar, eğlenmeler nereye gitti?.. Hayatı başka türlü yaşamanın anlamı var mıydı ki?”

Onca kartvizitin arasında, birlikte yaşadıklarına dair tek bir anı bulamadı. Kartvizitlerin arasından çıkan, saman kağıda yazılmış, kıvrılan kâğıdın izlerinden güç okunan iki dize bulmasına şaştı sonra… Bir an için birlikte geçirilen bir zamanın kağıtta ölümsüz hale gelmiş olabileceğini düşündü.

“Geçiyorsa da şimdi saatler, geçirdiğimiz saatler, hiç ölmeyecekler…”

Kocasının 25’ine denk geliyordu yazılan tarih. Evlenmelerinden bir yıl sonra… Üzülmediğini hissetti.

Flora Çiçekçilik…

Durdu…

Gözünden bir damla yaşın yavaşça aşağıya süzüldüğünü hissetti.

“Çiçek almak kadar aptalca bir şey olamaz!” demişti o pis gülüşüyle…

Cüzdanı karıştırmayı bıraktı. Cüzdanın diğer yakasındaki kartvizitler öylece duruyordu ama bakmak istemedi artık. Kalktı…

Mantosunu hızlıca giyip dışarıya çıktı. Apartman otomatının sesi, yalnızlığını hissettirdi. Neden böyle soğuktu bu apartmanın merdivenleri?..

Kaldırımda hızlıca yürümeye başladı. Topuk seslerinin ritmini duydukça daha da hızlandı. Köşedeki çiçekçiye yürüyordu ki kırmızı ışıkta, elinde nergislerle bekleyen adamı gördü. Mantosunun cebinden, biraz önce cüzdanda bulduğu 150 lirayı çıkarttı, konuşmadan bütün çiçekleri alıp parayı adama verdi.

Nergisin kokusu, her adımda burnuna yükselirken kitapçıyı gördü. İçeriye girdi. Ne olduğuna bakmadan bir kitap alıp çıktı. Nergis buketlerinin içinden rastgele iki dal koparıp kitabın arasına koydu yürümeden önce.

Yavaş adımlarla eve döndü. Kitabı, masanın üzerine bıraktı. Mantosunu çıkarttı, antreye yürüdü. En sık giydiği ayakkabısını çıkarttı portmantodan.

Kapıyı açtı, apartman boşluğunun yüzüne vuran soğuğunun yüzüne çarpmasını bekledi. Ayakkabıyı, kocasının ayakkabılarının yanına koydu. Tam 7 gün orada duracaklardı.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş