Beş yıl evvel bir şiir yazdım. Her şiir gibi özel birineydi. Bugün hiç utanmadan, gittim o şiiri başka özel birine verdim. Bende tıpatıp aynı hisleri uyandıran bir kadına başka ne verebilirdim ki? Bilse öfkeden deliye döner. Ne sanıyor ki, aynı kişi başka türlü mü severmiş? İçimde akan bir nehir bu; kuruyor, bir süre sonra canlanıyor ve hep aynı yöne akıyor. Böyle anlatsam anlayacak mı ki?
Birbirine kenetlenmiş ellerini açıp karşı koyamayacağı bir çekicilikle kâğıdı avucuna bıraktım. Her şey burada başlıyor. Şaşkın gözleriyle hemen tepesinde dikilmiş yüzüme baktı. Şiiri okurken yalnızca bir defa kafasını heyecanla kaldırıp gözlerini benimkilere dikti. Hangi dizede olduğunu biliyorum. “Bu şiir,” dedi, bir an duraksadı, ağzından çıkacak sözcükler hep önemliydi: “Bu şiir, bana yazılmış.” Dilimin ucuna kadar gelen kahkahayı hafif bir öksürükle kamufle ettim. Gayet kendimden emin bir şekilde onayladım ve gittikçe içe kaçan sesimle ekledim: “Yalnızca senin için.” Hiç sormadığı halde de büyük bir ciddiyetle çıkıştım: “Başka kime olacak?” Ağladı. İnanabiliyor musunuz? “Hislerime güveniyorum,” dedi, bir an duraksadı. “Evet, güveniyorum, hem de çok,” diyerek ona inanmadığımı sezdiğinden muhtemelen, birden savunmaya geçti: “Bu sözlerin çıktığı bir kalbi hissedememek çok büyük aptallık olur.”
“Sen aptal olamazsın,” dedim.
Tam burada adamın kadını öpmesi gerekmiyor mu? Öptüm ve şaplağı yedim. “Akıllı ol,” dedi. Bir öncekinde böyle gelişmemişti olaylar. Senaryo burada baltalandı, senaryo burada bitti. Şimdi ne olacak? Adam kadını tekrar mı öpecek? Kadın pişman olup kırmızı ojeli parmaklarını adamın saçları arasına mı daldıracak? Adam gururuna yediremediğinden hızlıca oradan kaçıp gidecek mi? Kadın buna fırsat vermeden bir tane daha mı yapıştıracak? Topuklu ayakkabısıyla mı yoksa çantasından bir hışım çıkardığı şemsiyesiyle mi vuracak? Adam tek becerebildiği şeyi mi yapacak yoksa? Ya da şöyle gerinip okkalı bir tane vuracak mı kadına?
Öptüm. Göğsümden iterek uzaklaştı benden. Şimdi ne olacak? Apo mesa pethamenos mu çalacak? Burada kim devralıyor senaryoyu? Yorgos Lanthimos mu? Jean-Pierre Jeunet mi? Tabii ki hayır. La valse d’Amelie buraya hiç uymayacak. Bergman mı? Onu ne olur hemen uzaklaştırın buradan. Ya Godard? Bana kalırsa en uygunu o olacak; tüm ihtişamıyla New York Herald Tribune çalacak.
Çalıyor. Yalnız burası ağır çekim lütfen.
Göğsümden iterek uzaklaştı benden. Şarkının en can alıcı kısmındayız. Yüzündeki hayal kırıklığını görebiliyorum. Elindeki kâğıda bakıyor. Yine ağlıyor. İnanabiliyor musunuz? Ben inanmak istemiyorum. Senaryonun içine ediyor. Kâğıdı yere fırlatıp koşmaya başlıyor. İşte orada kalakalıyorum. Godard’ın müziği buraya uymayacak. Tam buraya apo mesa pethamenos koyacağız. Herkes Yunanların diline mest olacak.
Çalıyor. Yalnız burası remiks lütfen.
Yerden şiir kâğıdını alıp peşinden koşuyorum. “Leyla!” diye bağırıyorum defalarca. Ağaçlar arasından hızlı manevralarla geçip gidiyor. Hava nemli, yağmur çiseliyor. Neredeyse kararacak. Gökyüzü grimsi, bulutlar bana küfrediyor besbelli. Yolun sonuna yaklaştık. Yunanca kulaklarımı tırmalıyor ve Leyla tüm hırsıyla koşuyor. Taksiler hep en olmadık zamanda gelirler hani; sevgiliniz kaçarken mesela. Bilirsiniz işte; iş görüşmesine gideceksinizdir, otobüsü saniyeyle kaçırır arkasından koşarsınız, yakalayamayınca da “Aman parası neyse veririm” diyerek taksi beklersiniz. Gelmez. Kaçak sevgilileri toplar daha çok bunlar. Şu an olduğu gibi. Leyla gözden kayboluyor ben son bir kez daha öpemeden.
Arabalar vızır vızır ama ben yalnızca yağmur sesi duyuyorum. Sırılsıklamım. Hemen yandaki otobüs durağına sığınıyorum, şiir daha fazla ıslanmadan cebime koyuyorum kâğıdı. Otobüs gelmiyor, “Parası neyse veririm, şuradan bir taksiye bineyim en iyisi” diyorum. Gelmez. Alışveriş merkezine doğru yürüyorum. Cebimdeki gerçek sahibiyle yaşananlar bir başkasıyla olmayacak. Senaryo bir yerde kesilecek. Kafamızda çalan şarkıya ayak uyduruyoruz ama başkalarının kafasına aynı şarkıyı koyamıyoruz. Demiştim; herkesin kendi kaderini yazdığı bir dünya berbat bir fikir. Olmayacak, yürümeyecek. Bu şiir Banu’ya, Şermin’e, Gül’e, Ayça’ya, Leyla’ya… Yine de en çok Banu’ya mı? O yazmaya çalıştığım hayatın içinde yok çünkü apo mesa pethamenos’u hiç sevmedi ki. Şarkıları güzel seçmek lazım. Şimdi ne çalacak? Kıytırık bir alışveriş merkezinde ne çalabilir? Tüketme isteğimizi zirveye taşıyacak bir şeyler elbette, değil mi? Herkes bilir işte bunu. Öyle bir şeyler koyun.
Alışveriş merkezine giriyorum. Herkesin hayata yön verdiği bir yerde ancak karmaşa olur. Yoldan geçen alelade bir insanın hayatımda işi ne? Yalnızca biri lazım, bir tek kişi. Hayatımıza yön verecek bir tek kişi lazım bize. Aptal değilseniz bu kişi olmaktan vazgeçersiniz. Bunu bile isteye kabul edecekler de vardır elbet; mesela dedem. Rahmetli dedemin en azılı düşmanı nedense bendim, bir de yeni nesil zaman. Bulduğu her fırsatta gelmişimize geçmişimize saydırır dururdu. Şimdi olanlara şahit olsa muhtemelen mezarında üç tur ters dönerdi. İyi de olurdu.
X-ray’den geçiyorum. Hemen soldaki mağazaya doğru giderken tam çaprazdakine dönen adam, her şeyden vazgeçip kanatlanarak alışveriş merkezini terk ediyor. Maraş Dondurmacısı’ndan vişneli, kakaolu, limonlu, soslu, sossuz ne alacağını bilemeyen bir kadının ıstırabını izleyicilere sunuyoruz. Böyle ıstıraplar da var elbet. Bir çift görüyorum; önce gelmiş geçmiş en ateşli sevişme sahnesine tanık olacağız sanıyorum. Kadın, öpmek için eğildiğinde, aniden etrafında bir tam tur dönerek adamın karnına fena bir tekme geçiriyor. Yan taraftan bir flashmob ekibi çıkıyor. Daha önce hiç böyle berbat bir dans görmediğime yemin edebilirim. Nereden çıkardıklarını bir türlü anlayamadığım renkli balonları tuhaf hareketlerle havaya fırlatıyorlar. Alkış, tezahürat gırla. Neye dikkat çekildiğini anlayamıyorum. Hep beraber “mış gibi” yapıyoruz.
Terasa çıkıyorum. Aklımda Leyla. Arıyorum ama açmıyor. Leyla gitti. Bu şiir Banu’nun. Ya da Ayça’nın mı? Ayça ve Banu arasında hep kararsız kalmışımdır. Ayça kumral, mavi gözlü, incecik bir kadındı. Onun hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Banu, siyah saçlarını hep ensesinde topuz yapardı; dolgun memeleri dik duruşuna asla engel olamazdı. En çok kalın topuklu siyah ayakkabılarını ve dizüstü kalem eteğini severdi, bir de Ataol Behramoğlu’nun “Aşk iki kişiliktir” şiirini. Onun için aldığım yeşil çiçekli, kırmızı fular da en sevmediğiydi. Ya da ben miydim en sevmediği? Buraya arabesk bir şeyler koyun. Kestik. Şiir yeni bir sahip bulacak.
Ayağa kalktım, pantolonumu elimle ütüleyip gömleğimin yakasını çekiştirdim. Enseme dökülen saçlarımı hafif düzelttim. Keskin, seksi bakışlarımı uzaklara diktim ve bir sigara yaktım. İlk çekişte genzimi yaktı, boğuk öksürüklerim güzelim ambiyansın orta yerinde patladı. Hemen yan tarafımda oturan kadına göz ucuyla baktım. Bozuntuya vermedim. Upuzun eteğinin üzerine ince askılı bir bluz giymiş. Büyük ihtimalle öğretmen. Bana göre değil. Kahvecinin önündeki uzun kuyrukta bekleyen kadınları gözden geçirdim hızlıca. Beğenmedim, diğer tarafa döndüm. Müthiş vücutlu bir kadın, kıvırcık saçlarını tepede toplamış, hiç durmadan gülümsüyor. Büyük ihtimalle yaşam koçu zamazingosu. Bana göre değil. Bunları bilirsiniz; tavsiye adı altında hayatınızı yönlendirirler, hiçbir halta yaramayınca da sizi suçlarlar. Enerjinizi yanlış kapıya göndermişsinizdir ya da maydanoz suyunuzu içmeyi unutmuşsunuzdur. Bu kadın yüzünden kan beynime sıçradı.
Terastaki demirlere sıkıca tutunarak aşağı sarktım. Taksi çağrı butonunun dibinde, Banu’nun dizüstü siyah kalem eteğinin aynısının tıpkısını giymiş bir kadın. Büyük ihtimalle avukat. Boynunda yeşil çiçekli, kırmızı bir fular. Kesinlikle benim aldığım değil. Saçlarını topuz yapmamış. Bu Banu değil, olsun.
Asansör gelmiyor. Aşağı koşarak iniyorum. Yürüyen merdivende hareketsiz duran insan müsveddelerine küfürler saçarak koşuyorum yanına. Burada apo mesa pethamenos’un sesi yükseliyor. Gitgide yükseliyor. Nefes nefeseyim. Bana bakıyor. Cebimdeki kâğıdı çıkarıp uzatıyorum. İncecik parmakları gözlerimle ilk kez buluşuyor. Büyük ihtimalle piyano çalmaya yeni başlamış. Ojeleri Leyla’nınkinden. İri, yemyeşil gözleri kesinlikle Banu’nunkilere benzemiyor. Olsun. Açıp okuyor. Her şey burada başlıyor. Okurken yalnızca bir defa kafasını heyecanla kaldırıp gözlerini benimkilere dikiyor. Hangi dizede olduğunu biliyorum. Kaçak sevgilileri toplayan araba gelip duruyor önümüzde. Kâğıdı bana uzatıyor ve “Pardon,” diyor, “Bu şiir bana yazılmamış.”
Banu kafamın içinde bir kahkaha patlatıyor: Aptal!
“Yazabileceğin şiirler / Çoktan yazılıp bitmiştir / Ölümdür yaşanan tek başına / Aşk iki kişiliktir.”
































































































































































































