Ufak tefek, belli belirsiz kahverengi lekelerden oluşan ayna gibi parlayan keli, girişinde buğday uzunluğunda siyah kıllara sahip kocaman kulakları ve o kulakların hemen üstünde bir iki tutam saçıyla karşımda duruyordu.
Sürekli kırmızı renkli kravatlar takan patronum Süleyman Bey, ellerini çapı bir hayli geniş göbeğine atmış yamuk dudaklarıyla ve yüzündeki sarkmış etlerin yukarı aşağı sallanmasıyla muhatabını hipnotize ettiği huysuz konuşmalarından birini yapıyordu.
Ben ise “Acaba ne zaman bitecek bu çile?” diye Süleyman Bey’in dediği her şeye yıllardır olduğu gibi “Tamam efendim, olur efendim, hemen efendim” patron savar kelimelerini kullanarak cevap veriyordum. Çünkü o da çoğu gibi saçma sapan detayların arasında kaybolan, hiçbir zaman tatmin olmayan, her verdiği işi en kısa zamanda isteyen, ego fıçısı ve kontrol manyağı patron ırkındandı.
“Ayhan Bey, ortaklarımızla konuşacağımız yeni proje toplantısı için aksiyon aldık mı?”
“Üzerinde çalışıyorum efendim.”
“Hayır efendim hayır. Böyle normal tempoda çalışma olmaz. Bu proje bizim için gayet mühim. Daha fazla push edelim lütfen.”
“Elbette. Hafta sonu da dahil sadece bu konuya fokuslanacağımdan şüpheniz olmasın.”
“Tamam tamam. Proje brifini bana yollarsın.”
“Tabii ki Süleyman Bey.”
Benden sonra satın alma departmanından Tuğçe Hanım’ın yanına gitti. Bir güzel haşladı kadıncağızı. Hafta boyu çalıştığı dosyayı da gaddarca masanın üzerine vurdu. Gözleri dolan kadıncağız lavaboya koştu. Oysa Tuğçe Hanım departmanın en iyilerindendir. Tek eksiği kişiye göre konuşan Süleyman Bey’in beğeneceği türden bir kadın olmaması. Elif Hanım öyle mi? Çalışmasa bile olur. Yeter ki kalem eteğini ve yüzüne boca edilmiş makyajını yapıp şekerli kokular sürünsün…
Arkasını dönüp odasına yöneldi. Gün boyu olduğu gibi oturup tembelliğine devam edecekti. Yılın hemen hemen her günü böyle devam ederdi bu işkence.
Canı sıkılınca ortalıkta gezinip duran ve kendisinden başka bir fikri önemsemeyen Süleyman Bey’in halleri, masalara sırayla gelip giden imzalar, dosyalar… En kötüsüyse bütün bu işlemleri yaparken plaza dilini kullanmak zorunda kalan insanların ortasındaydım.
Ah şu plaza dili… Cümlelerin bütün kalbi sadece çıkar dolu. Ruhsuz, samimiyetsiz, kanser bir şey. Bir de hızını alamayıp garip bir haz olduğunu zanneden iş arkadaşlarım… Hafta sonu halı sahada, evde, alışveriş merkezinde, yolda her yerde konuşmaya devam ediyorlar. Ne gerek varsa? Neyse geleneksel iş saati çıkışı öncesi isyanıma son verip ofisten ayrıldım.
Evim iş yerime yirmi – yirmi beş dakikalık yürüme mesafesindeydi. İçimde uzun zamandır dışa vurulmayı bekleyen, yüzleşmekten korktuğum duygularla beraber eve doğru yürümeye başladım. Bu aralar düşmanca tutumlar, eleştirellik ve duyusal olarak fazlaca müdahale edilmişliğim artıyordu. Bunları sürekli kaos kapsülü zihnimde değerlendiriyor; sonucunda mutlu olmadığım bir iş ve beraberinde mutlu olmadığım bir hayatı yaşıyordum. Belki de yüzleşmekten korktuğum şeyler tam olarak bunlardı.
Bunları düşünürken sol tarafımdan bana doğru hep bir ağızdan “Abi topu tutar mısın? Abiii!” diye bağıran çocukların sesini işittim.
Yamalı asfalttan sekerek üzerime gelen Mikasa marka topu plaza siyahı cilalı ayakkabılarımla tuttum. Top ayağıma değdiği vakit çok garip bir ruh haline büründüm. Sanki bütün sorunlarımın çözüm anahtarını bulduğumu hissediyordum. Topu çocuklara yuvarladıktan sonra bir kısmı taşlarla kale kurmuş mahalle maçı yapıyor, bir kısmı sek sek oynuyor, geriye kalanı ise misket gibi geçmişin oyunlarıyla oynayan bu çağın nadir çocuklarını gördüm.
Zihnim gördüklerim karşısında beni geçmiş yolculuğuna çıkardı. Zaman yolcusu ben, zihnim tarafından çok uzun zamandır ilk defa çocukluğuma bırakılmıştım.
Küçük odamızın içinde yerde yattığım zamanlar on yaşlarındaydım. Gazoz kapağı ve taso oynamaktan ağrıyan dizlerim, tekerlek yuvarlamaktan sızlayan ayaklarım… Açlığımı zar zor hatırlayıp yediğim salçalı ekmeğin yaktığı midem de eşlik ediyordu bu sızılara. Salçalı ekmeği söyleyip diğer eşlikçilerden bahsetmezsem olmaz. Mesela sağır yalnızlıkların sistemi olan kaloriferden önce, sobalarımız vardı bütün aile üyelerini birbirine kenetleyen. Sonra yatarken o sobanın tavana vurduğu turuncu rengi uykuya dalana kadar izlemek. Zamanla bu seyretme işini; akşam yenilen portakal kabuklarını yine sobanın üstündeki gri güğümün yanına bırakınca etrafa yaydığı portakal kokusu eşliğinde yapmaya başlamıştım.
Bir hayli emek verildikten sonra hazır hâle gelen yünden battaniyeler ve döşeklerde yattığım yer yatakları…
Sadri Alışık, Cüneyt Arkın, Kemal Sunal, Hülya Koçyiğit, Adile Naşit filmleri, radyo tiyatroları, komşuluklarımız, paketle değil bardak hesabıyla cebimize aldığımız ay çekirdeği, komşu bahçelerimizin tepesinde kayısı, vişne, erik gibi meyveleri karnımız ağrıyana kadar yiyişlerimiz, düdüklü şekerlerimiz, gırgırımız, çevirmeli telefonlarımız, Google’dan değil de ansiklopedilerden bakındığımız bilgilerimiz, kara lastik ayakkabılarımız, ekmeği yere düşürdükten sonra üç kez öpüp başımıza koyduğumuz hassasiyetimiz, önlüklerimiz, yerel gazozlarımız, leblebi tozumuz, pencerede yoğurtçu ve sütçü beklememiz, siyah beyaz televizyonlardan Yurttan Sesler Korosu’nu dinlememiz…
Belki teknolojinin rahatlığı yoktu ama daha sık ve daha samimi gülüp gerçekten mutlu olduğumuz kesindi. Kısacası yokluk en güzel varlıktı.
“Süleyman Bey proje konusunda brif veriyorum. Uzun uzun düşündükten sonra karar verdim. Projenizi ve işinizi başkasına push edebilirsiniz. Artık çalışmıyorum, istifa ediyorum.”
SMS İLETİLDİ
































































































































































































