Taze yanmış bir eylül ormanından geçip eve döndüm. Dün kulübenin duvarına çarpan martı kanepenin üstünde ölmüştü. Çıkarken bıraktığım hamsilerin yüzüne bakmamıştı. Oysa dün gece evin içinde birkaç adım atmış, pencerenin altına kadar gidip bir süre gökyüzünü seyretmişti.
Duvara çarptığını duyup da bir daha uçamadığını görünce kucaklayıp veterinere götürmüştüm. Kırığı, çıkığı, görülebildiği kadarıyla iç kanaması yoktu. “Biraz dinlensin, toparlanır,” demişti şerefsiz kadın. Arayıp martının öldüğünü söyledim. “Belliydi,” dedi; “Sana söylemek istemedim ama kuşların yürekleri hassastır, böyle travmalardan sonra genelde kalp krizi geçirirler.” Keşke ilk travmamdan sonra ben de ölseydim, diye düşündüm: İnsanın kalbi de lüzumundan sağlam.
Boş kabuğu tiksinerek çöp poşetine koydum. Evden çıkıp sahile doğru yürümeye başladım. Yıllar evvel köpeğimi gömmem gerekmişti ve mezar açma işi hiç de filmlerde gösterildiği gibi bir çırpıda becerilecek şey değildi. Bu yüzden yol boyu denizde bitecek bir cenaze merasimi düşledim: Narin kanatlarını açıp bedenini yavaşça suyun üstüne bırakacaktım. Antik bir Viking kahramanını uğurluyormuş gibi dimdik selam durup, telefondan arp çalacaktım. Martı huzura ermenin bir yolunu bulmuştu mutlaka, tüm bunları kendim için yapacaktım.
Sahile vardığımda birkaç kameraman ve eşeysiz üreyen izleyici kitle bir bankın etrafına toplanmıştı. Bankta bir başkan oturmuş, kıyafetli; yanındaki el arabasından atık toplayıcısı olduğu anlaşılan ihtiyarla konuşuyordu. Kalabalığa karışıp kulak kesildim:
“Her şey yolunda yani beybaba?”
“Motor sağlam da başkanım, hani yol nerde?”
“Ekmeğini kazanıyorsun çok şükür.”
“Kuru ekmeğe de şükür ama başkanım aş nerde?”
“Şükretmek lazım şükür! Bak elin ayağın tutuyor bu yaşta. Çok güzel! Hanımın, çocuğun var mı?”
“Bir oğlum var. Şehit oldu yirmi sene evvel. Hanım öleli de aşağı yukarı o kadar olmuştur.”
“E oğlunun aylığı yok mu? Yetmiyor mu sana?”
“Ha ‘Bağladık’ dediler ha ‘Bağlayacağız’. Hiç arkası gelmedi.”
“Olur mu öyle şey canım! İlgilenelim bununla, ilgilenelim…”
“Heh! Bir de böyle ‘İlgilenelim’ deyip durdular.”
“Allah herkese şehit olmayı nasip etsin. Ne şanslı bir babasın sen biliyor musun, söyle bakalım?”
“Yok, bilmiyom.”
“Öylesin… öyle. Bu vatanı senin oğlun kurtardı!”
“Öyle tabii, öyle ama…”
Devamını dinlemedim. Denize yaklaştım. Torbayı daha bir sıkı kavradım, gittikçe ağırlaşıyordu. Cesedi tekrar görmek istemediğimi düşündüm. Kısa bir ikilemden sonra poşeti başımın üstünde birkaç tur döndürüp fırlatabildiğim kadar uzağa fırlattım.
Bir süre uçtu, kendisi gibi değil.
Kameralar beni çekiyor olsaydı akşam haberlerinde muhtemelen şu başlığı atarlardı: “Martıyı kurtarmak isterken denizi kirleten avare izleyenleri şaşkına çevirdi!”
Daha kötüsü oldu: Kameraların izlediği adamın o sırada bana bakacağı tutmuş.
Başkan kendine yeni bir güreş sahası bulduğuna sevinip eteklerindeki tüm torpille bağırmaya başladı: “Arkadaşım niçin kirletiyorsun denizi, dibinde çöp var, ayıp değil mi!”
Kameralar ve kuru kalabalık bana döndü. İyice canım sıkıldı. Yine de oyuna dâhil oldum, nasıl olsa kurallarını biliyordum: “Denizi kirletmiyorum başkanım, memleketimde cenaze merasiminin mühim bir parçası! Hiç mi saygınız yok farklı kültürlere be!”
Kameralar derhal döndü. Başkan kravatını düzelterek ayağa kalktı:
“Olur mu öyle şey sevgili vatandaşım, başınız sağ olsun o halde… size katılabilir miyim?”
“Hayda… hay hay! Bir plastik nesneyi başınızın üstünde çevirip denize atmanız lazım.”
“Ama denizi kirletmek değil mi bu?”
“Anlam yükleyince kirletmek olmuyor derler bizim orda. Ölümüze şu mesajı vermiş oluyoruz: Hâtıran denize atılmış bir plastik gibi ilelebet kalacak ve plastik denizi nasıl ağır ağır öldürüyorsa, beni de hasretin yavaş yavaş kemirip bitirecek.”
“Epey derin bir mânâsı varmış efendim, çok güzel… çok!”
Başkan etrafa bakınıp merasime katılabileceği bir plastik çöp aradı. Kameralar karşısında kontrolünü kaybetmiş, ‘konuşan’dan ‘dinleyen’e, ‘tavsiye veren’den ‘tavsiyeye uyan’a dönüşmek tüm tadını kaçırmıştı. Çöpçüler kendisinin geleceğini öğrenince sahili süpürmüşlerdi herhalde, tek bir çöp bulamadı. Bir an bankta oturan ihtiyarın arabasına takıldı gözü, sonra vazgeçip çöpe gitti. Biraz uflayıp pufladıktan sonra ceketini çıkarıp korumasına verdi. Kolunu sokup, bir gözü kameralarda, ezilmiş bir pet şişe bulana kadar çöpü eşeledi.
Bu sırada izleyicilerden birkaçı da merasime katılmak istedi… derken izlemekte olan, yoldan geçen kim varsa kulaktan kulağa yayılan bu interaktif müsamereye iştirak etmek için yarışa tutuştu. Çöp tükendikten sonra ihtiyarın arabası yağmalandı. Adamcağız başta direnecek, ekmek parasını koruyacak gibi oldu ama densiz bir katılımcıdan “Ölümü en iyi senin bilmen lazım, ayıp ayıp!” yorumu gelince derhal sindi.
Kalabalık sahile dizilince başkan “Sanırım hazırız” dedi: “Nasıl yapacaktık?”
“Plastikleri kafanızın üstünde üç defa çevirin, gördüğünüz ölüleri ve görmediğiniz ölümü düşünün, sonra fırlatabildiğiniz kadar uzağa…”
Dediğimi yaptı, herkes. Havada kola şişeleri, su şişeleri, variller, bidonlar, plastik tabaklar… Kameralar hemen arkamızda, muhalefete de iktidara da eşit derecede yaramayacak görüntüleri kaydetmeye devam ediyorlardı. Başkan bir süre acıklı acıklı pet şişesinin akıbetine baktıktan sonra bana döndü:
“Neyiniz olurdu?”
“Arkadaşım.”
“Adı neydi?”
“Bilmiyorum, ben martı derdim.”
“Tüh! Gerçek adını bilseydik keşke. Ailesine de bir başsağlığı dilerdik.”
“Vapura bindiğiniz zaman denize biraz simit fırlatmanız yeterli olur zannediyorum. Gerçi ona da ‘Kuşları tembelleştiriyor’ diyen var. Bana sorarsanız yaşamı iki taraf için de biraz daha çekilir kılıyor.”
Başkan anlamayan gözlerle yüzüme baktı. Baktı ki konuşmazsa sessizlik uzayacak, kameralara dönüp ezberlediği tiratlardan birini atmaya başladı: “Biz bu mozaiğin her bir parçasına eşit ilgi, alaka ve saygı göstermemizle biliniriz. Daha geçen…” Devamını dinlemedim. Dönüş yoluna koyuldum. İhtiyar bankta oturmaya devam ediyor, umutsuz ve bezgin, iyice boşalmış el arabasına bakıyordu.
***
O bankta belki yüz defa köpek öldürenle sızmış, en az iki defa da ilan-ı aşk etmiştim. Biraz kuvvetim kalmış olsa ihtiyarı bu mizansen çukurundan kurtarırdım ama çok daha büyük savaşları kaybetmiştim. Çoğu şeyin “Bana ne” olduğu o karanlık devirdeydim.
Siyasetin yalanlarla uykusunda öldürebileceği kitlelere, benimse yalnızlıkla öldürebileceğim kendime ihtiyacım vardı. Ölümün uykuda gelmesiyse yalnızca şansıma bağlıydı.
Dönüş yolu boyunca Camus’ye genç yaşta öldüğü için, Sartre’a fazla yaşadığı için sövüp durdum. Yazmak istediğim bir Brautigan romanı vardı, fazla kafkaesk olmasından korkuyordum.
































































































































































































