“Korkarak yaşıyorsan sadece, seyredersin hayatı.”
Friedrich Nietzsche
Neydi bizi anlara teğet geçiren? Farazi bir geleceğe planlar yaparken veya diğer dünyaya hazırlık anksiyetesinde körelten, hayatı izleyerek yaşatan korku?
Her şeyden önce lazımdır, koruyucudur korku. Korkusuzum demek ahmaklık, gerçekten korkusuz olmak ise nörolojik bir problemdir. Çünkü insanın hayatta kalabilmesine yardımcı olan bu duygu, hem kendi kendimizle, hem de çevremizdeki insanlar için sağduyulu ve itinalı olma yetisini kazandırır. Korku duygun çalışmazsa ateşe girersin mesela. Fakat tıpkı dünyayı cehenneme çeviren korkuların kaynağı ütopyalardaki “istenilen ideal” ve “istenmeyen ütopyalar” gibi; “istenilen korkular”, “istenmeyen korkular” vardır.
İdeal Ütopyalardan Devşirdik İlk Zebanilerimizi:
Politikada ne arardı dünya yönetecek zekâ! Edebiyat yazdı, politikacı uyguladı. Ütopya! “Hiçbir yer”, “olmayan yer”, olarak Yunancadan çevrilen bu kelime için henüz gelmeyen zamandaki olmayan ülkeler, cehennemlerini yaka yaka geldiler bize doğru. Siyaset ise bu ütopyalardan sıkça nemalandı. Rönesans, Platon’un İdeal Devlet’inden sözde medeni sömürge imparatorluklar kurdu. Thomas More “Ütopyalar” ile politik ellerde, korkunç bir gelecek tasarlamakta el kitabı oldu.
Oysa onların önerdiği sistemde insan değerliydi ve adalet hâkimdi. Ütopyalardan bu idealleri öğrenenler, toplum üzerinde deneyenler, hep kötüler oldu. “Bunu yaparsan değerler hâkim olur” şeklinde tavsiye edilenlerin tersi yapıldı. İşe yaradı!
Keşke yaramasaydı!
Ne çok güzeldi oysa: Platon’un “İdeal Devlet”i, Farabi’nin “Erdemli Şehir”i, Francis Bacon’ın “Yeni Atlantis”i, Thomas More’un “Ütopya”sı, Campanella’nın “Güneş Ülkesi”… Ama tüm bu güzellikleri, güzel olan insan cinsi, zaten güzel olunca, üstüne alınmadı. Pandora’nın Kutusu açıldı ve ateş kötülerin eline geçti. Tıpkı kutsal kitaplarda olduğu gibi ateşin “korku” olduğu öğretildi. Böyle başladı korkunun hakimiyeti. Bundan sonra adalet gücün elindeydi!
Neydi adalet?
Adalet, korkunun tek panzehriydi. Değerleri olan toplumlarda haklının haklı olması olasıyken korkuları olan toplumlarda güçlü insanların haklı olması, haklı olanın güçlü olana yenik düştüğü bir anayasa ya da toplum yasasının olması, korku toplumlarını doğurdu. Bu toplumun fertleri ise gergin, stresli, asık suratlı, çok bir arada, çok kalabalık ama çok yalnız korkaklar oldu. Çünkü adaletin güçlüde olduğu yerde mutlu bir birey olman da istenmez korkuyla yönetenler tarafından. Hatta birey olman istenmez. Sen kimsin değil “kimlerdensin” diye sorulur. “Memleket neresi”, “işin nedir”… Etiketler, adaleti yönetir. Bireyin düşünce ve duyguları önemli değildir. Mevki, makam, güç sahibi insanların düşünce ve duyguları önemlidir. Önce seni buna ikna ederler. Sonra adaleti güçlerine çekerler.
İşte bu bozulan sitemde, haksız düşmekten duyduğun korkuya karşı seni koruması için partilere, cemaatlere, odalara, tarikatlara ihtiyacın vardır. Hatta bu sistematiğin en başarılı uygulaması ile “İlluminati”, dünyayı yöneten korku ve haz imparatorluğunun prototipidir denilebilir.
Hülasa denize atarlar önce. Gel bana sarıl derler sonra. Bu dünyanın çivisi çıkmış gel ben seni korurum beni kutsa derler ve kitlelerden güven devşirir böylece birey. O andan itibaren de birey değildir. Yönetildiği korku onu kendisini koruyacak gruba dahil edip birbirini koruyan insanlar arasında güvende hissettirir.
Korku Ütopyaları İse Örgütlü Zebanileriyle Geldi
Kimi düşünürler ise toplumu uyarmak, adaleti öngörmek amacıyla korkutucu nitelikte ütopya tasarlamaya yönelmiş; fakat, güzelin, adaletin, iyinin ütopyasından bile kötülük devşirenler, insanı uyarmak için yazılan bu eserleri birebir kopyalamışlardır. Yine önce hukuk güce teslim edilmiş. Yine korku toplumları doğurmada kullanılmıştır bu muhteşem öngörüler. Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya”sı, George Orwell’in “1984”ü tam bugün yönetildiğimiz korku imparatorluğunu tasarlayan kitaplar olmuştur.
Peki, tasarlanmış olmak ağır mı geliyor özgür zannettiğimiz dünyalarımıza? Sen o değil misin? Test etmek ister misin?
“Bir şeyin haklı olduğunu bildiğin halde, o şeyden yana çıkmazsan, korkaksın demektir” diyen Konfiçyus’u okurken alkışlamak kolay! Para kaynağın, mesela patronun başkasına haksızlık ettiğinde haklının yanında duracak cesarete sahip misin? Değil misin?
“Korku yalan doğurur” diyen Dostoyevski, yalancı diyebilir misin? Yalansız geçen günün var mı mesela? İlm-i siyaset, ilm-i ticaret, beyaz yalan, günü kurtarmak yok mu sende?
Ya da, Stefan Zweig’in “Sabırsızlık korkudur” dediği hız ve alelacele koşuşturmalardan kim azade. Kim hatırlıyor; “Yavaşlık tanrı ışığıdır diyen” Mevlana’yı? Hangi okulda “yavaşla” diye öğretiyorlar çocuklarımıza? Bunca korkunun her çeşidi işlemişken içimize nasıl arınırız? Arınamayız. Çünkü artık bizden istedikleri gibi haklı olanın değil; güçlü olanın haklı olduğuna inanan insanlarız!
Din Afyonudur Korkuların
Korkunun en başarılı kitle yönlendirme yöntemlerinden biri de dinlerden geçmekte. “Sen ona inanç dersin, biz korku deriz.” demiş Henrik Ibsen. Sizden de ilk olarak Cehennem korkusuyla itaat etmeniz istenmedi mi? Hepimiz beden ve kafalarımızla büyüyüp de görmedik mi korkulacak bir Tanrı yok, ben oyum o ben! Ama onlar “sevme, kork” demediler mi?
Korkuyorlardı çünkü, sadece korkmadan sevdiğinde korkuların en acımasızı ölüm korkusu ölüyordu içimizde. Ama bu iyi değildi imparatorlarımız için. Ölüm korkusunu aşanlar intihar edenler değildi, biliyorlardı. Onlar en çok birer tarla faresiydi. Ölüm korkusunu aşanlar itaat etmeyecek olanlardı. Ölüm korkusunu aşanlar, “Ondan geldim ona giderim, sen kimsin” diyeceklerdi, Tanrı’sını veya Allah’ını severlerse. Korkmaları gerekliydi. Cehennem gerekliydi. Huriler olmasa ne yaparım korkusu! Gayya kuyuları korkusu! Kıyametin az ilerideki köşe başında beklediği korkusu…
Toplumu bu duygu hali içerisinde tutmak, muhakkak ki kimseyi cennete götürmeyecektir ama kayda değer ekonomik faaliyetler için elzemdir. Mümkünse bu korku seviyesinin sürekli yükselen bir eğri çizmesi tercih edilir. Korkmayan itaat etmeyecektir. Bu yüzden, gerek bu dünya gerek diğer dünyanın tekinsizliğine ikna etmeleri gerekiyor seni. Olma!
Machiavelli’nin tavsiyesinde olduğu gibi “iyi örgütlenmiş devlet, baskı zorlama ve daimî bir şiddet tehlikesi üzerine inşa edilmelidir.” Korku kültürünün en korkakları ise işte bu iyi devleti ve bu korkuyu yaratan liderlerdir. Korkma! En derin korku onların gecelerinde uykusuzluk, gündüzlerinde kaygılı bakışlar, boğazlarında düğümdür.
“Ya benden korkmazlarsa”.
































































































































































































