Sevgili öğrencim Murat’a
Ali Süreyya Bey, uzunca bir süredir can yangısından mustaripti. Literatüre geçmesi gereken bu terimi kendi bulduğunu sanırdı. İlkin bu hâletin adını can yangını olarak düşünmüş olsa da nihayetinde “n” harfini atmayı makul bularak “can yangısı”nda karar kılmıştı. Selim Bey de bu teşhisi onaylamıştı. Üstelik onaylamakla kalmamış, bu pek bilindik ama yeni tanımlı hastalığın şifasını da sunmuştu: Barların olduğu sokaklardan geçmeyin Ali Süreyya Bey, Adsız Alkolikler’in toplantılarına giderek sosyalleşin. Barlar, sizin için sosyalleşme mekânı değil artık. Ne bileyim, hayvan barınaklarını ziyaret edin, okuma kulüplerine katılın… Haklıydı Selim Bey, her zamanki gibi. Oysa huyu kurusun, lise çağından beri aynı bara giderdi. Senelerdir aynı insanlar, aynı muhabbetler… Bir gün olsun sıkılmamıştı. Sosyallik tanımı farklıymış meğer, değişiklik yapabilmekmiş. Selim Bey, evini işi ve bar arasındaki en stratejik noktada tuttuğunu vurgulayarak
“Bakın, bütün hayatınızı bar merkezinde kurmuşsunuz.” dediğinde bazı şeyleri sezer gibi olmuştu. Ne barla ne de alkolle derdi vardı aslında. Tek derdi, aylardır bilincini kaybedecek kadar içer olmasıydı. O telefonu eline almayagörsün, dilinin kemiği yirminci biradan sonra kayardı. Artık dürtüleri ele geçirirdi onu, herkes kendisini sevmek zorundaydı, istisnasız… Hem de hemen!.. Beni derhal sevip müstesna bir adam olduğumu düşünmezseniz alayınızı… Ertesi gün, bu dürtüsel hâlete düşmenin pişmanlığını yaşamasa sefaletinden oldukça memnun sayılırdı.
Her daim müstesna bir cevher olduğunu düşünürdü fakat bir bilinmezlik dünyayı tersine döndürürdü onun için. Bunun sebebi, belki de olumsuz cevap vermeye doğuştan efsunlu olmasıydı. Tek kelime: Hayır! Dünyanın en kaba kelimelerinden biriydi. Oysa sunturlu küfürleriyle insanları kendinden tiksindirmeyi başaran Ali Süreyya Bey, esasında pek nazikti.
Onu o kadar kibar yetiştirmişlerdi ki on altı yaşında Beşiktaş’a don almaya gittiğinde bu sözcüğü telaffuz etmeye utandığından “külot” deyivermişti. “Parizyen mi vereyim?” diye dalga geçmişti tezgâhtar. Yanındaki müşteri de “Oğlum don lan don!” demişti. Otuzlu yaşlarının ortalarında bu adam, aklına sık sık musallat olmuş, onu öldürme planları kurmaya başlamıştı. Ancak seneler sonra o kıç kadar tezgâhı bulamamıştı bir türlü. Namussuz piçler, onunla nasıl da alay etmişlerdi!
Çalışırken de böyleydi Ali Süreyya Bey. Asla hayır diyemediği için haddinden fazla iş yüklenir, kafasını sürekli bu işlere takar ve her işinin mükemmel olmasını arzulardı. Bu kusursuzluk takıntısı onu herkesle ters düşürür, idarecilere bar taburesinden attığı zehir zemberek e-postalar yüzünden haklı olsa dahi haksız duruma düşer, mesai saati dışında çağrıldığı “acil” ibareli toplantılarda sefaleti yüzüne vurulurdu. Azarlanmazdı bile, onu korumak istediğini söyleyen babacan bir yönetici boş yere iş yüklendiğini, kusursuzluk takıntısı yüzünden grup çalışmalarında uyumsuz olduğunu, -mevcut şartlarda bunu söylememesi gerekse de kendisini oğlu gibi gördüğü için- kimsenin ondan pek hazzetmediğini, kendini böyle yıpratmaya devam ederse sonunda sağlığından olacağını söyledikten sonra ona vazifesi olmayan iki iş daha teklif ederdi. Üstelik “teklif” kelimesini abartılı bir şekilde vurgulayarak… O sırada azar yemeye bile layık görülmediğini, baba vesayetini hak ettiğini düşünen Ali Süreyya Bey bütün babalarına rüştünü ispat edebileceği bir fırsat yakaladığını sanır, onu canından bezdirecek bu teklifleri kutsayarak “Seve seve, efendim!” derdi. Müdürün kapısı kapandığı vakit, hatası kafasına dank eder, telaştan eli ayağı birbirine dolanır, yine kendine kızardı. O odaya tekrar girmeyi, yazılı bir dilekçe vermeyi, sade bir e-postayla görev tanımı dışında olan işleri reddetmeyi tasarlardı. Toplantı esnasında kabul edip sonradan neden fikir değiştirdiğini açıklaması dahi sayfalar sürer, her molasında arzuhâlini yeniden yazmaya çalışırdı. Ne uzun ne de kısa fakat hem resmî hem de nazik bir mektup yazmak ne kadar zordu! Müdürün hâlini hatırını sormalı mıydı? Fazla kaçardı. Adamın nasıl olduğunu sormasa da ayıp olacaktı.
Bu kuruntular içini tüm gün kemirir, mesai saati biter bitmez derin bir üzüntüyle soluğu aynı barda alırdı.
İçki masasında kuruntularını çözmeye çalıştıkça onları daha da büyütürdü. Üstelik etrafı, bir bira karşılığında öğüt verecek birçok insanla doluydu. Saatler aktıkça bir sayısı, sihirli bir şekilde on sayısına dönüşüverirdi. Ali Süreyya Bey’in maaş gününde borç harç kapattığı bar veresiyesindeki on birayla kafayı bulan bu akil insanlar, onun masasına teşrif ettikleri birkaç saat boyunca sadece kendilerinden bahsederlerdi. Zaten kendileri dışındaki herkesin tescilli puşt olduğunu binbir rivayetle önceki tiratlarında beyan etmişlerdi. Hatırlıyor muydu Ali Süreyya bunları?
“Boşa mı konuştuk lan biz?”
Yok yok, kelimesi kelimesine hatırlıyordu falancanın neden puşt olduğunu. Her akşam tekrar tekrar dinlediklerini nasıl unutsundu?
“Estağfurullah abi, hepsini hatırlıyorum.”
“Hah, aferin! Senden bir bok olacak!”
Ali Süreyya Bey’in onay ifadeleri dışında konuşmasına müsaade etmeden değerlerinin bilinmediğinden yakınırlardı. Bu büyük insanların arkadaşlığı sayesinde kendini bir müddet işe yarar hissederdi.
Sonra hepsi çok içtiğini, alkolik olduğunu, kafası iyiyken deli saçması işler yaptığını, içmeye devam ederse her şeyini kaybedeceğini, zaten içkiye çok para verdiğini anlatıp taksi parası isteyerek giderlerdi. Hiçbiri de teşekkür etmezdi ayrılırken. Onlar da korumaya çalışıyorlardı Ali Süreyya Bey’i, herkesin malumu baba vesayetindeydi.
Çoğu kişi gittikten, on litre bira içtikten, bir o kadar da millete ısmarladıktan sonra can yangısı başlardı. Gündelik hayattaki sönüklüğüne her türlü acıyı katık ederek yangıyı körüklerdi. Geçen bir kedi görmüştü mesela, aklına gelince ağlardı.
bir kedi ayaklarıma dolandı.
hiçbiriniz görmediniz
çünkü yoktu sevginiz.
Bu mısraların dahi bir başyapıt olduğuna inandırırdı kendini çünkü masasında olağanüstü edebiyatçılarla oturmuştu. Oysa Kadıköy abileri kendi kitapları hakkında yazdığı makaleler dışında hiçbir yazısını beğenmezlerdi, rüştünü kimseye ispat edemezdi bir türlü. Neticede ispirtoya, kolonyaya düşen meczuplar dışında herkesi şaşırtacak kadar çok içerdi bundan kaçmak adına.
İçtikçe ara ara yarım saat sızar, sonra tekrar uyanıp susuzluğunu dindirmeye devam ederdi. Uykusunda bile iki bira içerdi nasılsa. Nitekim bu küçük sızmalar dışında uyumuyordu. Haftalardır yemek de yemiyordu. Üstelik Selim Bey’in yazdığı ilaçları da leblebi gibi yutuyordu aklına estikçe. Artık izlediği bir filmin, okuduğu bir kitabın kahramanına bürünüyor; işkence gördüğünü, adam öldürüp hapse girdiğini, derin devletin peşinde olduğunu sanıyordu. Bunları önüne gelene uzun paragraflar hâlinde mesaj atıyor, insanlardan ümitsizce takdir görmek istiyordu çünkü o da babaydı. Onu hemen yanıtlamayan, onu saatlerce dinlemek istemeyen herkese küfrediyor, ondan hoşlanmayan herkese öfke kusuyordu. Bütün dünya onun merkezinde dönmeliydi yoksa hepinizi, alayınızı, topunuzu..! Çıracıyan Abi demişti: “Akşam vakti olunca kapat gitsin şu telefonu. Ne bok yediğini bilmiyorsun!” Selim Bey gibi o da haklıydı.
Zamanla insanlar ondan kaçar olmuştu. Kimisi delirdiğini düşünüp korkar, kimisi de anlattıklarından çekinirdi. Birçoğu küfürlerinden, sürekli erkeklik organından bahsetmesinden tiksinirdi. Onun birkaç sene önceki hâlini bilenler ise alttan alır, zaten yakında öleceğini hesaba katarak iyi davranmaya çalışırlardı. Sabahları uyandığında önceki geceyi birkaç sahne dışında hatırlamaz, neler yaptığını düşündüğü zaman, kendinden nefret ederdi. Artık Bey sıfatını da kaybetmiş, iyice müptezel olmuş, etil alkolle beslenmeye başlamıştı. Sürekli halüsinasyon görür olmuş, intihar girişiminden sonra Selim Bey onunla yolları ayırmış, ilaçları kara borsadan bulur hâle gelmişti. Yolladığı o son e-postadan sonra işten derhal çıkarılmıştı, kenarında kalan birazcık parayla salonunu etil alkol deposuna çevirmişti. Evine bir tas çorba götüren herkesi de bıçakla kovmuştu. Bilgisayarını, telefonunu kırdı. Kitaplarını, kıyafetlerini sattı. Solmuş sardunyasıyla konuşurdu sürekli. “Oğlum!” derdi ona. “Boyun hep bodur kalacak. Asla bir ağaç olamayacaksın.” Bu cümleyi tekrarlayıp dururdu…
Kirayı ödeyemediği için yakında evinden de olacak, zemheri ortasında en iyi ihtimalle donarak, en kötü ihtimalle ise sürünerek ölecekti. Uzun zaman sonra bana ilk defa su verdi. Dermansız düşen köklerimin güç bela çektiği suyun son kuvvetiyle “N’olur ölmeyin Ali Süreyya Bey!” dedim. İçimi bir ferahlık kapladı, ölümünü görmeden ölecektim…


