“…bir şeylerin anlamsızlaşması çok kötü, bir şeyler dediğim fayda sağlayan sağlamayan, günah sevap ayırmaksızın her şey. Severek başladığım her şeyden tiksinerek ayrılıyorum bir şekilde. Hani hayatta kötü olan ne var deseler ilgi duyduğun hoşlandığın bir şeye istek duymadığın o andır diyebilirim…”
İnsana bir uğraş gerek. Kendini mutlu edebilecek bir uğraş… Karnını doyurmak zorunda olduğun bir işin dışında, Maslow’un piramidinde tırmanmanı sağlayacak bir iş… Karın doyuyor bir şekilde, insanın ruhunu doyurabilmesi ne mümkün! Fakat ruha tokluk hissi veren birtakım şeyler mevcut. Kimi müzikle haşır neşir, kimi zanaatle uğraşır, kimi spor yapar, kimi fotoğraf çeker, kimi resim çizer, kimi film çeker, kimi de şiir yazarak, öykü yazarak bu tatminliğe ulaşmaya çalışır. Ben de “insanperest” mahlası ile bir şeyler karalayıp kendi yokuşunu oluşturan, o yokuşta yürümek isteyen biri olarak başladım yazı işlerine. Sonra birtakım dergilere eserlerini kabul ettirme heveslisi olarak devam etti bu yürüyüş.
Bir hayal kurarken aklınıza hiç kötü şartları getirmezsiniz hani, hep güzel yönünden ele alırsınız olayları, hep güzel sonuçlanacak senaryolar üzerinden gidersiniz. Ben de dergileri edinip okuyan biri olarak, eserlerinin bir yerlerde görünür olma heveslisi biri olarak öyle yaptım. Hep bir umutla çeşitli dergilere gönderdim yazdıklarımı. Burada cevap verme inceliği olanlar ve hiç cevap vermeyenler olarak iki gruba ayırabilirim dergileri. Ancak nihayetinde hepsi bir çatı altında toplanıyordu, bunu anlamak çok uzun sürmedi. Hepsinin ortak mesajı şuydu: Salt iyi yazıyor olman bizim için yeterli değil, bir de birilerini tanıyor olman gerek!
Benzer durumlara maruz kalmış kişilerle tanıştım. Tesadüfi tanışmalardı hepsi. Bir araya gelip bu olan bitenlere karşı bir mecra oluşturma fikri çıktı ortaya. Herkes bir görev edindi. Akabinde fikrimizi fiiliyata döktük ve Buluntu Kutusu dergisi doğdu. Derginin isminin çıkış noktasını birçok yerde anlattım ve her sayının ilk sayfasına yerleştirdiğimiz “BİZ KİMİZ” bölümünde bunu anlatmıştım. İsmindeki nostalji ve sıcaklık insanlarda karşılık buldu. İlk iki sayımızı kendimizi tartmak maksadıyla dijital ortamda okurların beğenisine sunduktan sonra dergimizi matbu forma getirme kararı aldık. Sponsorsuz, bir zümreye sırt dayamadan, kendi cebimizle kendi imkânımızla gerçekleştirdik bunu ve bu delilik övüncümüz olmuştu. Dört sayı kadar böyle geçtikten sonra malum ekonomik durumlar ve kâğıt zamları dolayısıyla tekrar dijitale geçmek durumunda kaldık. Bu esnada kapı herkese açık propagandasıyla birçok amatör ve profesyonel isimle tanış olduk, dost olduk, yüz yüze tanışma konuşma imkânı bulduk ki sanırım kazanımların en büyüğü buydu bizler için. Bu arada kâğıt zammı falan filan derken şunu da belirtmek lazım, edebiyat bizde çok rağbet gören bir alan olmamıştır. Dergiye, kitaba verilen para bir lüks hükmünde olmuştur. Alıp okuyan kişilerin çoğu, yazan kişiler aynı zamanda. Bu çıkarımı kitaplar için de söylemek mümkün. Bir öykücünün kitabını bir başka öykücü edinip okuyor gibi…
Elbette işin içine girdikçe ve ortamı daha iyi tanıdıkça ilk başta ortaya çıkan meselelerin küçük şeyler olduğunu, aslında daha büyüklerinin olduğunu anladım. Sırt sıvazlamalı bir edebiyat! Ama mütemadiyen sırt sıvazlamalı! En iyisi bizimkidir, en iyisini bizim arkadaşlar yazar, en iyisini bizim arkadaşlar okur, en iyisini bizim arkadaşlar çıkarır! Sürekli bir sataşma hâli, polemik hâli, mukayese hâli… Keşke bunlar dergilere ve edebiyata katkısı olan hâller diyebilseydim fakat değil, daha çok rekabetçi tutumlardı. Buluntu Kutusu tüzel kişiliği ve mutfağında bulunun kişiler olarak kimseye bu yönde ilişmeden, dokunmadan teğet geçip temiz kalabilmek de ayrı bir gururdur bizim için. Kimseyi cilalamadan, canımızın şiiri, cicimizin öyküsü demeden dergimizin yayın politikası çerçevesinde, objektif ve ortakçı değerlendirmelerle herkesi buyur edip ağırladık.
Burada bir keşkeye parantez açmak isterim. Çıkarmış olduğumuz dokuz sayı boyunca birçok ayıba, birçok hadsizliğe, birçok egoya, birçok tutuma sessiz kaldım ve bu ne kulak delici bir gürültü bilemezsiniz! Dışarıdan gelen mailler haricinde ben de insanlardan eserler istedim genel yayın yönetmeni sıfatıyla.
Söz verip gününde vermeyen mi dersiniz, vereceğim deyip “Aaa ben unuttum!” diyen mi dersiniz, “Ben falanca yerde yazıyorum, siz kimsiniz!” diyen mi dersiniz, iyi ve mülayim gözüküp bizi oyalayan mı dersiniz, bize ısrarla yok deyip bilinen yerlere vermek için fırsat kollayan mı dersiniz… Daha birçok üzücü türevi söz konusu. İşin kötüsü bu insanlar sağda solda insanlıktan, edebiyattan, kalpten-gönülden, değerlerden, inceliklerden, dayanışmadan, dostluktan, direnmekten ve mağduriyetlerden dem vurup bizlere şirin taklidi yapıp ahkâm kesen kişiler ve ben onların yüz çizgilerine kadar tanıyorum… Maalesef insanlardaki riyâkarlık ve menfaat duygusu çok kabadayı ve biz Buluntu Kutusu olarak muhallebi çocuğuyuz. Keşke bunlar olmasaydı çünkü Buluntu Kutusu’nu sonlandırmak isteyişimin asıl sebeplerinden birisinin de bu olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı filminde şöyle bir söz geçer “Vaktinde firar zaferdir.”. Dergicilik, çıkmak istediğim bir yokuştu benim ve belki de şimdi vazgeçerek çıkmış oluyorum bu yokuşu. Bazen öyledir, kabullenmek de zirveye çıkmışlığın eşidir. Onuncu sayı ile siz kıymetli insanlara veda etmiş olacağız. Periyodlara tam uymasa da iki yılı aşkın süredir bu mecrada elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalıştık. Burası çıkmaz bir sokak artık benim için ve çıkmaz sokakta geriye doğru adım atmak geriye doğru adım atmak anlamı taşımamalı sadece.
Buluntu Kutusu bir hatıra olarak kalacak, güzel bir hatıra olarak… Ve sadece benim için değil; yazanlar için, okurlar için herkesin başını okşayarak seveceği bir hatıra olarak kalacak.
En başta siz kıymetli okura, Kemal’e, Nilay’a, Hebun’a, Beyza’ya, Abdulsamet’e, Hatice’ye, Didem’e, Hakan’a, Mustafa’ya, Aziz’e, Kaan’a, Melis’e, Şamil’e, Ayşenur’a, Ceren’e, Cihan’a, Çağlayan’a, Ali’ye, İsmail Abi’ye, Resul’e, Burcu’ya, Gazete Sanat’a, Antik Sahafa, Romanoku’ya, Zorba’ya, Evrensel Gazete’ye, Edebiyat Haber’e, Parşömen’e, Gazete Duvar’a, Çay Bakiye sonsuz teşekkürle…
Buluntu Kutusu’nun sofrasında oturanlara, koridorlarında volta atanlara, bulaşıklarını yıkayanlarına, arkasından su dökenlerine bin selam olsun.
Hoşça kalın.


