Gözlerim sürekli Rocky ve Cambaz’ı arıyordu. Kalabalıkta birbirimizi kaybetmiştik. Yalnız kalmıştım. Kızgın ve öfkeli sesler, sarmıştı sokağı. Bu kadar insanın neden toplandığına akıl erdiremedim. Yanımdan geçen insanlar, bir şeyler söylüyordu. Çok uzakta bir ağaç incinmiş ve her şey böyle başlamış. Bu kalabalığın sebebi buymuş.
Bir ağaç için bu kadar kalabalık ve gürültü çok fazlaydı bence. Zaten yıllardır kesiyorlardı ağaçları, her yer betondan ibaret olmuştu. Ha bir eksik ha bir fazla. Ne olmuş kesilmişse, apartmanların gölgesine sığınmaya alıştık zaten ne gerek vardı bu kargaşaya anlamadım ki!
Saatin kaç olduğuna aldırmadan sokağa çıkan insanların sayısı artıyordu. Aklım hâlâ Rocky ve Cambaz’daydı. Onları bulabilmek umuduyla caddeyi dolduran insanların arasından sıyrılıp kaldırıma çıkmaya çalışıyorum. Ben bunları düşünürken birkaç adımdan sonra büyük bir koşuşturmaca başladı. Sokaklar birdenbire ıslanmıştı.
Kimi yere düşüyor, kimi yere düşenleri kaldırıyor, kimi de koşmaya devam ediyordu. Hızlıca kaldırıma çıktım, amacım oradan da arka sokaklara girip mahalleye gitmekti. Sırılsıklam olan caddeleri dumanlar sarmıştı. Önüme fırlayan insanlar gözlerini korumaya çalışıyordu. Yanındakiler de su ve limon diye bağırıyorlardı. Duman, su ve ses… Şehir bunlardan ibaretti bugünlerde
Gördüğüm ilk ara sokaktan içeri girdim. Biraz daha ilerledikten sonra, kestirme yoldan mahalleye giden sokağa doğru yöneldim. Sokak lambasının aydınlattığı yerler hariç her yer karanlıktı. İlerledikçe duyduğum sesler bambaşkaydı, caddelerdeki o seslerden çok farklıydı.
“Vurmayın, vurmayın!” diyordu.
Biraz daha yaklaştıkça gördüklerimden iyice ürkmüştüm. Dört veya beş kişi; kimi tekmeleriyle, kimi elindeki sopalarla birine vuruyordu. Duydukları çığlığa aldırmadan vurmaya devam ediyorlardı.
“Vurmayın, ölüyorum!” diyordu.
Ne yapacağımı şaşırmıştım; gidip hepsinin ayaklarını, ellerini ısırıp o sesi kurtarmak istiyordum. Sadece istemekle kalıyordum çünkü gördüklerimden çok korkmuştum. Birazcık yeltensem bana da saldıracaklarından korktum.
Nefes nefese kalınca durdular. Ellerin ve tekmelerin yerini küfürler almıştı. Hiçbir şey olmamış gibi büyük bir gururla çekip gittiler. Küfürleri hâlâ çok yakındı. Yerde yatan sese yanaştım, hiç kıpırdamıyordu. Çaresizce yerde yatana bakıyordum. Ne yapacağımı bilemeden havladım, sonra uzaklaştım o sokaktan. Ayaklarımdan hiç bu kadar utanmamıştım.
O gecenin sabahında Rocky ve Cambazla mahallede bulduk birbirimizi. Onlar da benim gibi korkuyu üzerlerinden atamamıştı.
“Esmer, sakın çıkma caddeye!” dediler.
Rocky ve Cambaz, birkaç gün caddeye çıkmadılar. Bense her gün onları bırakıp o kalabalığın toplandığı yerlere gidiyordum. O geceden sonra, insanlar hâlâ sokaktaydı. Hatta geceyi sokakta geçirenler bile vardı.
Günler geçtikçe sokaklar o kalabalığı yitiriyordu. Bazıları zorla bir yerlere götürülüyordu, bazıları da evlerine çekiliyordu.
Sokaklar boşalınca açılmamış yiyecekleri ve içecekleri toplayanlar vardı. Dükkanlarının raflarına koyuyorlardı. Ben hep bizi aç sanırdım: ben, Rocky, Cambaz, Fıstık. Oysa ilk defa insanların bizden daha aç olduklarını gördüm. O söyleyecek bir şeyleri olmayan kalabalık, büyük bir açlığa yenilmişti.
Haziran, temmuz derken ağustos gelmişti. Biz de her yaz olduğu gibi bu yaz da gündüzleri uyuyup, güneşin batmasına yakın kalkıp karnımızı doyurmak için lokantaların önüne giderdik. Arta kalan yemekler akşam yemeğimiz oluyordu. Karnımız doyduktan sonra yavaştan mahalleye dönüyorduk. Rocky ve Cambaz önde yürüyorlardı, bense arkalarından yürüyordum. Gözlerimi ara sokaklardan kaçırıyordum. O ses hala kulaklarımdaydı. Arkalarından yürüdüğüm insanlardan duyardım, insanların bizden ayrılan yanları düşünebilmeleriymiş. Bence yanılıyorlardı, en önemli özellikleri çabuk unutabilmeleriydi.
Gözlerimi hâlâ kaçırmaya devam ederken bir ses beni tekrardan o sokağa götürmüştü.
“Eren’i bu sokakta dövdüler, biliyor musun? Hunharca dövmüşler hem de. Saatler sonra hastaneye kaldırılmış. Günlerce hastanede kalmış ve aldığı sert darbelerden dolayı hayatını kaybetmiş. Daha on dokuz yaşındaydı!”
Duyduklarımdan sonra o gece bir şey yapamamanın hüznü yeniden sarmıştı içimi. Adı Erenmiş demek. Hem de on dokuz yaşında.
“Hadi biraz hızlı yürü!” diye söylendi Cambaz.
Mahalleye vardığımızda apartman kapısının önünde Hatice Abla göründü. Uğurladığı misafirine benden bahsetti.
“Aaa bak Esmer geliyor! Mahallemizin sessiz köpeği esmer bu. Havladığını bile göremezsin.” diyordu. Hadi gel tramvay durağına bırakayım seni, deyip misafiriyle önümden geçti.
Haklıydı Hatice Abla, sessizdim ama insanlar gibi ürkütücü bir sessizliğim yoktu. Onlara bakıp tekrardan yürümeye devam ettim. Eren’i düşündüm. Bu şehre Eren olarak ayak basmıştı, şimdi ise bir yaz yarası olarak kaldı o arka sokakta.


