Gazimağusa, 19 Aralık
Sevgilim,
Buradaki günleri saymıyorum çünkü her sabah ayrılığımıza ekleniyor. Önceki her geçen zaman da benden biraz daha uzaklaştırıyor seni. Yine de bir şekilde ayırdındayım ki bugün üçüncü hafta. Kötü bir durumda olduğumu düşünmeyesin hiç. Sadece biraz doluyum.
Eğitim kışlası Mağusa limanına çok yakın. Tellerin öteki tarafında artık kullanılmayan ufak bir iskele var. Canım ne zaman isterse denizi görebiliyorum. Bazen ufukta eski bir yük gemisini görünüyor. Mahsus ikimizin olan o zaman diliminde, eski evimizden de görünen ama o zamanlar pek dikkat etmediğim Akdeniz, buradaki tek lüksüm. Dalgalar her köpürdüğünde soğuk dudakların ensemdeki hatırası canlanıyor.
Seni çok göreceğim geliyor.
Bizim celp öncekilere göre oldukça azmış, sadece 123 acemiyiz burada. Geçen senelerdeki aralık celplerinden bile azmışız. En az 300 acemi gelirmiş normalde. Tabii bu daha fazla koridor nöbeti, koğuş temizliği ve yemekhane mıntıkası demek oluyor. Her üç güne bir eğitim dışındaki bütün zamanı bulaşıkhanede geçiriyoruz manga olarak.
Sen boş zamanlarında neler yapıyorsun, canım? Yeni bir iş için acele etme sakın, biraz tatil yap. Rahatla, Allah var hak ediyorsun. Eski patronun da öyle zırt pırt aramaya devam ediyorsa, engelle numarasını. Olmadı polise bildir! İş arkadaşlarının falan üzerinde psikolojik baskı kurmalarına da izin verme. Azıcık da olsa diş göster, rica ederim.
Geçen hafta, benim manga danışma merkezine görüşmeye çağrıldı. Ama görüşmeler bir saate yakın sürüyor, içeri bir giren bir türlü çıkmak bilmiyordu. Ben en sona kaldım. Diğerlerinin aksine, on dakika bile sürmedi benim görüşme.
Psikoloğun mesai saati bitmek üzere olduğundan mıdır yoksa benimle ilgili bir sebepten midir anlayamadım ama bir hayli tuhafıma gitti bu durum. Mangadaki çocuklar bile şaşırdılar.
Görüşme sohbet havasında ilerliyordu. Kadın bir yandan lafın gelişiymiş gibi sorular soruyor öte yandan önündeki kâğıda notlar alıyor, işaretler çiziyordu. Tik veyahut çarpı. Kışla hayatına ayak uydurabiliyor muydum? Tik. İştahım yerinde miydi ve tuvalete çıkabiliyor muydum? Tik, tik. Komutanların verdikleri görevleri yerine getirmekte sıkıntı yaşamış mıydım? Tik. Arkadaş edinmiş miydim? Çarpı. Hakkımı arar mıydım? Çarpı. Bu sonuncusu üstünde duracağımızı söyledi. İçeri kaçak kitap sokma olayını sordu. Notlarına göre üç haftada çiğnediğim tek kural buymuş. Getirdiğimiz kitapları takım komutanına onaylatmamız gerekiyormuş meğer, ne bileyim, siyasi içerikli olanlara el konuluyormuş. Onay akşamına çıkıyormuş sözde ama diğer mangadan bir çocuğun söylediğine göre Kralın Dönüşü için iki hafta okunabilir onayı beklemiş.
Psikologla biraz daha kitaplardan konuştuk. İçimizdeki Şeytan’ın çok gerçekçi olması yüzünden depresyona girdiğini söyledi. Aynen şöyle dedi: “Sabahattin Ali beni depresyona sokuyor!” Bu lafının üstüne beraber güldük. Ben samimiydim gülerken ama o kendini zorluyordu. Zaten kimse seninle benim kadar samimi olamaz. Sahip olduğumuz tabiiliğe erişemezler. Hiç kimse. Bu konuda çok netim.
En sonda da seni sordu bana. Okulda tanışık falan diye yalan attım. Televizyonda göreceğin türden uyduruk bir tanışma hikâyesi anlattım. Aslında gerginliğimi fark etti ve hikâyemin sonunda “Yoksa bir yürek sancısı mı var?” diye sordu. Senin geçmişte kaldığını sandı, böyle bir şey mümkün olabilirmiş, herhangi bir şey bizi koparabilirmiş gibi!
İşi çok da dallandırıp budaklandırmadan, gerçeğe en yakın yalanı seçtim hep. Öylece anlatamazdım ya her şeyi! Kadın tedirginliğimi hissetti ve kızlardan hoşlanıp hoşlanmadığımı sordu. Pek tabii doğruladım, ama askeriyede böyle bir şeyin sorulması tuhafıma kaçmadı değil. Herkese soruyorlardır herhâlde, diye düşünüp fazla kafa yormadım.
Genel olarak her şey abartılı bir ciddiyette burada.
Piyade tüfeğinin nişangâh düzenlemesinden psikoloğun bilirkişi oturuşuna ve komutanların yapmacık erkeksiliğine kadar her şeyde bir sunilik var.
Zorunluluğunu düşünmemeye çalışarak kendime bu bir seneyi deneyimlemem gereken bir dönem olarak hatırlatıp duruyorum. Olması gereken demek ki bu, diyorum. Yaşamalıyım bunu falan da işte, senden ayrı kalmak öyle çok koyuyor ki.
Bunların dışında, hafta içi tek-er muharebe eğitimi alırken hafta sonu izinlerimde komutanlarımın ve eğitim seminerlerine gelen TMT gazilerinin “düşman’” olarak addedeceği, adadaki tek dostum Lefteri’yle kahve içip laflıyoruz. Lefteri’yi hatırlarsın, hani kumral bıyıklı Rum vardı ya. Bu düşmanlık lakırdısı Lefteri’yle aramızda çok döner oldu. Ona “baş düşman” diyorum artık, o da bana onunla iş birliği içerisinde olduğum için “köstebek” diyor. “Sende tam köstebek tipi var. Suratına bakıp sana güvenebileceğini sanana aşk olsun!” Katılarak gülüyorum buna, gülmeyip ne yapacağım. Lefteri’nin nişanlısı Roksi de her iznimde güzel bir sofra hazırlıyor bize. Baş düşmanımla yiyip içiyorum, keyfime de diyecek olmuyor.
Başka… Bir palmiye ağacıyla tanıştım burada. Eğitim merkezindeki daha ilk içtimada rastlaştık onunla. Doğuda, sahil tarafındaki ufak bir tepenin eteğinde durmuş, önündeki ağaç ve çalıların ardına gizleniyordu. Mevsimden midir bilmem, sadece beş dalı kalmış, diğer yaprakları sararıp yamulmuş, gövdesine düşmüş bodur bir palmiye ağacı bu. Eğer ikinci bölüğün depo merdiveninden inerken doğru açıyı yakalarsan, arkasında dalgakıranın ucundaki beyaz deniz feneri görünüyor. Senin de görmeni çok isterdim, tabii başka açıdan olması koşuluyla.
İlk günler güneş o ağacın tarafından doğuyor sanıyordum. Alacakaranlıktaki ilk içtimada, çaktırmadan doğuya baktığımda arkasındaki kızılımsı yumuşak ışığın gövdesinde yaptığı gölge oyununu görebiliyordum. Meğer ağacın arkasından vuran ışık, limanda demir atmış, görünürde olmayan bir geminin ışığıymış.
Ağacımla telepati yoluyla iletişim kurabiliyoruz. Benim yaşımın iki katı yaşta ama o da benim gibi sevdiceği palmiye hanımdan uzakta kalmış. Daha fidanlarken ayrılmışlar, ne acı. Bizim ayrılık en kötü hâliyle bile bu kadar uzun sürmeyecek diye kendimi avutuyorum.
Ağaç dostumun söylediğine göre eğitim kışlasının şimdiye kadar gördüğü en minyon çavuş adayı benmişim. Ha bir de son on senede bir elin sayısı kadar erin burada intihar ettiğini fısıldadı bir keresinde.
Şimdi düşününce, bu palmiye de biraz fazla atıp tutuyormuş gibi geliyor bana.
Her neyse. Ağacımı ve hizasındaki denizi canım ne zaman sıkılsa seyrediyorum ve şanslıysam aynı anda pas rengi bir gemi dolanıyor ufukta. Bazen de kendimi kandırmayayım, her defasında elinin benimkinin üzerinde durduğu anlar geliyor aklıma. Gözlerim doluveriyor hemen, ama ağlamıyorum. Ağlayamıyorum daha doğrusu. Gözyaşım bir türlü akmak bilmiyor. Böyle bir zayıflığı burada göstermemem gerektiğinden olabilir. Daha fazla dikkat çekmeyi göze alamam.
Ancak seni ne zaman düşünsem gözlerim yaşla doluyor işte. Yanlış anlama. Gamdan veyahut hatıralarının acılığından değil. Hatıran eksik olmasın yeter ki, tüm gün hüzünlenip ağlayayım. Sorun ağlamak değil, ağlayamamak ve belki biraz da o tıkanıklık halinin verdiği korkunç baş ağrısı. Sebebini tam anlasam kurtulacağım bu bulanıklıktan ama anlayamıyorum. Ağacım “Fazla naifsin.” diyor. Diyene bak!
İçinde bulunduğum çevrede seni de gizliyorum kendi mi de. Gözlerimden süzülecek yaşlar seni ele verir diye çekiniyorum belki. Göze batıp başarısız olacağımdan korkuyorum. Çok korkuyorum. Askerlerin birincil görevlerinden biri uyanık olmaları. Her an tetikte olmalısın. Sabahın köründen akşama uyanık kalmak ama korku içinde uyanık kalmak bir nevi savaşmak gibi. Kendimi bazen şu soruya yanıt ararken buluyorum: Bir gözyaşı damlasının azami gerilimi ne kadardır?
Üç gün boyunca durmadan seni düşlesem insafa gelip gözyaşı dökebilir miyim? Ya anlarlarsa? Kendimi koyveremem. Bedenimin, yakıtını hatırana olan saygısından alan bir nevi savunma mekanizması var sanki.
Ama sesini öyle çok duyasım geliyor ki…
Batıdan gelen bir esinti bana boynumdaki nefesini, şu günlerde nadiren gördüğümüz güneşin sıcaklığı bana ellerini anımsatmaya yetiyor. Ayın karanlık tarafı sırrımızı kimseye söylemememi hatırlatıyor.
Ağacımın uzun dallarının hışırtısı senin sesini taklit ediyormuş gibi geliyor. Tellerin arkasındaki Akdeniz’den kokunu duyuyormuşum gibi kendimi kandırıyorum bazen. Bu aldatmacalarla geçiriyorum günlerimi.
Tabii hemen gözlerim doluyor gene. Gözyaşı damlaları bir türlü kalkmak bilmeyen misafirler gibi alt kirpiklerimde oturuyorlar. Bana dedikodunu yapacaklarsa buyursunlar hep gelsinler.
Sen nasılsın? Babanları arayıp arada hâl hatır sormayı ihmal etmiyorsun değil mi?
Kız kardeşin ne yapıyor? Hosteslik eğitimi bitti mi, belki de daha başlamadı bile. Elinden çıkarmak istediği eski kitapları varsa benim yeğenlere gönderebilir bak. Senin gibi hikâyelere doymayan üç kız var.
Burada okumayı bırak doğru dürüst düşünmeye bile vakit bulamıyorum. Gündüz eğitimleri oldukça yorucu ve akşam saatlerinde de koğuş inanılmaz gürültülü. En geç dokuzda ışıklar sönüyor. Karanlık her geldiğinde benden biraz daha uzaklaşıyorsun sanki. Üzülüyorum. Kendi kendimi yiyorum. Senin de üzüldüğünü düşünüp iyice kahırlanıyorum.
Her şeyden bahset bana. Nasılsın, neler yapıyorsun uzun uzun yaz. Ama çabuk yaz. Mektuplarını da kışlaya değil, Lefteri’nin Lefkoşa’daki iş yeri adresine postala. İzin günleri görüştüğümüzde ondan alırım gönderdiklerini. Adrese Mersin 10 diye eklemeyi de unutma sakın.
Gözlerinden öperim, sevgilim.
Canım.
Gazimağusa, 11 Ocak
Sevgilim,
Beş haftadır sadece uzaktan ödünç bakışlarla görebildiğimiz sahile indik bu sabah. Tabii temizlik yapmak maksadıyla ama neticede aşağıdaydık. Sahil kumsuz çirkin bir şey meğer, delik deşik kocaman taşlardan ibaret böyle. Ta oraya kadar fırlatılmış plastik şişe ve yemiş çöplerini toplarken acele etmiyor, fırsatını yakaladığımızda denizi seyrediyorduk. Tepemizde genç ve gıcık bir komutan dikiliyordu ama onu pek dikkate alan yoktu.
Hepi topu yirmi kadar erdik. Bir yandan sahili plastik çöplerden kurtarırken bir yandan da denizi paylaşıyorduk aramızda. Sahili, gün doğumunu ve gün batımını; her şeyi böyle bölüşüyorduk işte.
Buradayken günden güne, ayırdında olmaksızın, sahile uçmuş ambalajlar gibi şeffaflaşıyorduk. Ben yerden buruşmuş, ıslak bir plastik çöpü toplarken benim yerime tertibim gözlerini ufka dikiyordu. Örnek resmi sınıfta elden ele dolaştıran öğrenciler gibiydik sanki. Aynı saatte giyiniyor, beraber yemek yiyor, çoğu zaman duşlara hurraa hepimiz birden koşturuyorduk. Her şey ortaktı burada. Özellikle de cezalar.
Sense ortak kümeye koyamayacağım yegâne varlıksın, sevgilim. Adadaki görevimi tamamladığımda kucaklayacağım ödülümsün. Aklıma düştüğün andan itibaren geriye kalan her şey fasafiso. Sabah ayazında en çok hayal ettiğim şey parmaklarımın arasındaki ellerin. Parmaklarım ne kadar üşürse ellerinin sıcaklığını o kadar çok arıyorlar ve hayalin o denli netleşiyor zihnimde. N’apıyorsun sevgilim?
Dün bir bugün iki, yeni işine alışman elbet vakit alacaktır biraz, kendini bu konuda sıkıntıya sokma. En kısa zamanda kendin gibi açık yürekli yeni dostlar edineceğinden de kuşkum yok. Ama bilesin ki onlarla da paylaşamam seni. Kız kardeşinle ya da babanla bile paylaşmam. Geceler üzerimize çullandıkça daha kıskanç birine dönüşüyorum.
Tabii sen kendi zamanından ne kadarını diğerlerine bahşedeceksin orasına karışamam ama her dakikanı benim yanımda geçirmen tek temennim. Nasıl ki şimdi kâinatta en çok arzuladığım şey buysa, öyle.
Bu arada yemin töreni düşündüğümüzden çok daha kısa sürdü. Bizimkiler gelmediler biliyorsun, ama benim olmayan diğer bütün gururlu ve ağlamaklı anne babaların suratlarında okunan birbirinin aynı ifadelerden onları görmüş kadar oldum.
Biliyorum ki burada kurulan ilişkiler bu hususi askerî araziye ait. Nizamiyeden öteye geçemeyecek birçoğu, ama sonraki günler yine de manga olarak neredeyse hiç çıkmadığımız bu yemekhanenin, istikamet yediğimizde süründüğümüz o toprağın ve helada unutulan tıraş losyonu kokusunun izlerini taşıyacak ister istemez.
Kimseye kendimi dost kalacak kadar açamadım. Bizim danışman bu yazdığımı görse yanına bir çarpı çizerdi. Ben durumumdan memnunum. Ancak tek bir derdim var o da sensizlik. Yegâne düşüncem ödülüme kavuşmak. Yine de…
Sürekli beni burada yalnız koymayan güzelim el yazına ve ellerinden kâğıdına/kâğıdıma dökülen çelici düşüncelerine şükrediyorum. Boyuna yeni kâğıtlarımın gelmesini bekliyorum. Saydığım şafak senden gelen mektuplarla azalıyor sadece ve kâğıtlarım biraz gecikse şafak sıkıştırmaya başlıyor o zaman.
İki ay önce biri bana bunu söylese yüzüne gülerdim, ama sanırım gerçekten bir şeyler öğreniyor insan burada. Acemi birliği beni insan ilişkilerinde daha geçimli, daha cömert ve daha sabırlı biri yaptı diye düşünüyorum. Cümlelerimde bu farkı okuyabiliyor musun? Kavuştuğumuzda bana değiştiğimi söyleyecek misin acaba? Ama insan sadece iyiye evrilemez ki. Belki de benden utanacaksın, belki de daha içine kapanık, kayıtsız, dengesiz birine dönüşüyorum.
Yalnız, acemilikte yaptığım her hatadan senin hayalin sorumlu tutuyorum. Çok ciddiyim bak. Kafam sürekli yüzünün en hoş, en ince ayrıntılarını canlandırmakla meşgul, yüreğimse, en çok da şu an, hasretinle vuruyor. Ah bir yan yana olsak… Eksikliğinin derecesini öpücüklerim anlatabilir mi?
Yarın kışladaki son günümüz ve bundan sonra göreve nerede devam edeceğimiz henüz belirsiz, ama kâğıtlarımı da seni de beraberimde götüreceğimi biliyorsundur herhâlde.
Babanlarla olan tatsızlık çözülmeyecek şey değil. İnadını sizinkilerden almışsın orası kesin fakat gururun mesudiyyetini engellemesin biriciğim. Aksine dayanamam. Hosteslik eğitimi de neler gerektiriyor ancak tahmin edebilirim ama istedikleri kadar zor olsun, kız kardeşinin üstesinden gelemeyeceği şey yoktur eminim. Ona da selamlarımı ilet, çok da maskaralık yapmasın!
Neler yapıyorsun, tasarıların neler uzun uzun yaz. Elin ağrımaya başlayana kadar yazabilirsin. Ağrırsa hemen bırak.
Canım kâğıtlarımı Lefteri’nin eve göndermeye de devam et sen şimdilik. Yerimiz belli olsun, duruma göre onlara daha kısa sürede kavuşayım diye yeni birliğin posta adresini kullanabiliriz belki, sorarım.
İş konusunu da istediğin kadar açabilirsin. Hayatınla ilgili her detay beni de alakadar eder. Hiçbir düşüncen beni sıkamaz, hele hele de şu sıralar, çünkü onlara daha çok ihtiyaç duyduğumu hatırlamıyorum.
İki önceki mektubumda buradaki ilk günlerin etkisiyle fazla dramatik yazmışım. Benim için endişelenmeni gerektirecek herhangi bir durum yok, merak etme. Sırrımız hâlâ güvende.
Ah, seni öyle çok göreceğim geliyor ki…
Beni sol yanından ve hatıralarından eksik etme.
Avuç içlerinden öperim, canım.
23 Ocak
Canım,
Gece atışındayız. Saat dokuz civarı. Hava buz gibi. Denetlemeler devam ediyor ve havaya rağmen alıştırma yapmak zorundayız. Yeni gelen celp olarak ilk kez tüfekle atış yaptık bu sabah. Şimdiyse etraf zifiri karanlık. Ay bile yok.
Ateş etmek ne kadar kolay şaşarsın. Bu işi neredeyse eğlenceli bulduğum için biraz kendimden utanıyorum. Bu çirkinliklerin güven ve mutluluk getireceğini düşünenler var mı gerçekten! Bu düşüncelerimden burada birine bahsetmeye çekiniyorum. Belki de hepimiz çekiniyoruz.
Sen ne yapıyorsun? İki haftadır senden haber alamadım. Endişeliyim. Gözlerim, burnum, ellerim hep seni özlüyor. Sözcüklerine, çılgın fikirlerine hasretim. Neredesin?
Yağmur iyiden iyiye hızlandı şimdi. Yeni çavuş celbi ve bir iki erle Land Roverlardan birinin arkasındayız. Uyumaya izin yok ve üşümekten birbirimize sokulmuş, ceplerimize doldurup getirdiğimiz abur cuburları atıştırıyoruz. Diğerleri ileride, üç yüz metre geriden neredeyse görünmez hedeflere sıkıyorlar. Vurabilene helal olsun. Uzman askerler biz acemilerin eksiğini kapatıyorlar aslında.
On bir gibi hava açıldı. Yıldızlar kıpır kıpır, sayelerinde etraf biraz olsun aydınlandı. İleride komutanların ve denetlemeye katılacak mükellef personelin fenerleri oynaşıyor. Hiçbirimizin konuşmaya dahi mecali yok. Götümüz donuyor.
Göğe bakıp saçlarını düşünmemek elde değil. Bana her yazdığında öncekinden biraz daha fazla kendini anlat. Ancak öyle belki biraz avunurum. Yazdıklarına doyamıyorum. Zihnimde bizi canlandırıp türlü senaryoların içinde oynatıyorum. Ama bir yerden sonra makara yetmiyor.
Ellerini duyamıyorum, onca koku içinde seninkini azıcık olsun andıranı dahi yok. Kısaca yoksun. Aynı acıyı senin de benim için çekiyor olduğun düşüncesi beni daha da eksik bırakıyor. Benim için acıman en son istediğim şey.
Bana kendini yaz. Her seferinde daha fazla yaz.
3 Şubat
Bu sabah koğuşta en erken uyanan benim. Koğuşun içi sürekli havasız, ekşi ve osuruk kokulu. İhtiyaç giderdikten sonra biraz nefes almaya dışarı çıktım. Yüzüne bakarken sana günaydın demeyi ne de çok isterdim, ah.
Günaydın canım. Günaydın sevgilim.
Serin bir sabah. Gün çoktan ışımış. Sis, Beşparmak Sıradağlarının alçakta kalan kısımlarından aşağıya doğru kendine bir yol çiziyor. Kuzey’den adeta bir yılan gibi kıvrılıyor. Kuzey’den. Düşüncenin, hayalinin geldiği yerden.
Sisten bana senden bir haber getirmesini bekledim. Şaka değil ha. Onca yolu boş yere inip de bir şey söylememesi saçma olurdu. Bana seni anlatacaktı. Tabii ki iyi olduğunu, bütün sorunlarının çözüldüğünü, beni özlediğini söyleyecekti ve canının yanmadığını, çünkü geri döneceğimden şüphe duymadığını. Uzunca bekledim.
Ne kadar süreyle sisi izledim bilmiyorum. Gürültüyle ayıldım. Sanırım nizamiyedeki askerlerin nöbet değişimi saati. Sis bana seni fısıldamadı, hayır, ama bu bekleyişten daha anlamlı bir şey olamaz işte.
Günaydın baharın müjdecisi.
Bana etrafında olup bitenleri yazmayı unutma. Seni etkileyebilecek her şey beni de alakadar eder. Kız kardeşine en samimi selamlarımı ilet.
Denetlemeler bir ay kadar daha devam edecek. Biraz zorlu bir dönemdeyiz ama atlatılacak. O zamana kadar tek derdim düşüncene sarılıp gece yarısına ağrısız varabilmek. Ancak bu yalnızca senden her gün yeni bir haber alabilirsem mümkün.
Lefteri’yle Roksi yeni bir ev tutup döşemeye başladılar. Son haftalarda hiç görüşemedik. O da olmasa ne yapardım bilmiyorum. Lefteri’yle düşman-köstebek esprimiz devam ediyor.
Neler duyup görüyorum bir bilsen. İnsanın başka bir insanı korkutması sırf daha üstün bir türün bize egemenlik kurmamasından mı dersin, öteki türlü bir beraberlik kurabilir mi?
Artık daha mı az yazıyorsun yoksa birkaçı yolda kayıp mı oluyor? Az göndereceksen bile uzun uzun yaz ne olur.
Bana söylemediğin şeyler olduğunu hissediyorum. Belki de buradayken nasıl olsa yardım edemeyeceğimden sıkmak istemiyorsun beni, incelik edip yazmıyorsun. Kelimler ne kadar yük taşıyabilir ki, değil mi?
Seni merak ediyorum. Bir şeyler oluyor hissediyorum, ama sen söylemiyorsun. Dilekçe yazıp izin alacağım ve ay sonunda seni görmeye geleceğim.
Seni göreceğim zamana gün sayıyorum ve sanki o zamana görevim bitecekmiş gibi bir sevinç duyuyorum.
İlk fırsatta yaz yalvarırım.
Seni göreceğim âna kadar nefesimi tutmuşum gibi geliyor.
Elmacık kemiklerinden öperim.
































































































































































































