Aklıselim ve zevkiselim milletimiz eve mesken demiş, hane demiş, yuva demiş, lâkin konut dememiş, diyememiştir. Konut, konmaktan mütevellit kabasaba, uyduruk bir kelime, üstelik yerleşikliği değil göçebeliği çağrıştırıyor. Neyse ki halkımız engin iç görüsü ve bilgeliğiyle bu meşum kelimeye itibar etmemiş, bu uğursuz kelime de konut kredisi gibi bir bankacılık terimi olmaktan daha öteye gidememiştir.
Ancak kabına sığmayan Türkçemizin sadece bir ev kelimesi ile yetinmesi mümkün değildi. Nitekim Arapça kardeşinden yer/yurt/diyar manasında “mesâkin”i beğenip almış, onu da kendine has bir zekâ kıvraklığıyla “mesken” yapıvermiş, pek de isabet etmiştir. Mesken, hane, yuva, üçü de pek hoş, üçü de pek şirin, üçü de pek güzeldir, his ve gönüller okşamaktadır.
Kur’an’da “Allah evlerinizi sizin için bir sükûn yeri yaptı” 16:80 ayetinde ev “huzur” mahalli, 6:13’te “barınma”, 6:96’da “dinlenme”, 14:14’te “yerleşme” mahallidir, yani ev kat kat, katman katman bir yerdir.
Geçmişte bir Türk, aile için ev; sükûnete müheyya bir yuva, günahlardan korunmaya vesile bir sığınak, maneviyat solunan kutsi bir atmosfer idi. Ev; acı, tatlı hayal ve hatıraları ile ecdat yadigârı idi. Ev; üç neslin bir arada yaşadığı bir ikametgâh idi. Ev; tarhana, salça, erişte imal edilen iktisadî bir işletme idi. Ev; doğum, sünnet, nişan, düğün, hastalık, ölüm mahalli idi. Ev; uzun kış geceleri ocak başlarında, serin yaz akşamları kamelyalı bahçelerinde çaylı çörekli ikramlar, doyumsuz tatlı sohbetler ile bir muhabbet meclisi, bir cennet bahçesi idi. Ev; sevinç, ev neşe, ev hüzün, ev her şeydi, ev hayatın ta kendisi idi.
Merhum Yahya Kemal Beyatlı ev özlemini şöyle dile getiriyor: “Kaç kişiden hasretli bir sesle: ‘Ah bir evim olsa, hayatta başka bir şey istemezdim!’ temennisini işittim, böyle bir arzuyu besleyen kaç kişi nerede ve nasıl bir ev tahayyül ettiğini anlattı. Benim birkaç erkek ağzından işittiğim bu hasret kadınlarımızın kalbinde kim bilir ne kadar derindir? Onlar böyle bir sa’âdeti acaba nasıl özlerler? Bizim ki lisânımızda izdivâc kelimesi ‘ev’lenmek masdarıyla ifâde olunur, izdivâc etmiş erkeğe ve kadına ‘evli’ denilir, ‘ev bark’ hayatta en güzel bir kıymeti ifade eder, ‘ev kadını’ kadınlığa izâfe edilen en yüksek bir sıfattır… Şimdi ‘Ah bir evim olsa!’ diyenler çok ırsî bir arzuyu ifade ediyorlar.”
Ev özlemi hiç bitmeyecek, eve kavuşuncaya dek.
Behçet Necatigil usta ise bir şiirinde şöyle terennüm ediyor:
“Dünyada mutluluk adına ne varsa başkaca.
Evcek, evlerde yaşar yaşarsa”.
Lâkin edipler, şairler evi böyle terennüm ededursunlar, köprülerin altından çok sular akıp geçmiştir. Ev artık o eski ev değildir. Ev, yuva değil mal, alınır satılır bir ticari metadır. Ev, kira getiren bir gelir kaynağı, müşteri bulunursa değiştirilecek bir yatırım portföyüdür. Ev, eşyaların sergilendiği bir teşhir salonu, güç ve kudretin ilan edildiği bir prestij mekânıdır artık.
Merhum Necip Fazıl Kısakürek ise adeta bugünü görmüş gibi feryat figan etmektedir:
“Evim!
Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!
Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!
Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada…
Garanti yok sen gibi faniye sigortada!
Bir köşende anneannem, dalgın Kuran okurdu
Ve karşısında annem, sessiz gergef dokurdu.
Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;
Sular cömert, “temizlik imandandır” bilinmiş…
Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler.
Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler…
Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;
Komşuluk, mana ve ruh, ne varsa heder oldu;
Bir yeni nesil geldi, üst üste binenlerden;
Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden…
Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;
Vuran kimse kalmadı bu davayı mihenge…
Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm;
Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm
Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!
Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!”
































































































































































































