KOVBOYLAR DA TÜRK FİLMLERİ İZLEYEBİLSİNLER: SİNEMANIN RENKLİLİĞİ ÜZERİNE

Sinemayı birçok şekilde tanımlamak ve nitelendirmek mümkündür. Bunlardan TDK’ye göre bilinen anlamı dışında “çeşitlilik” anlamına da gelen “renkli” kelimesi bana göre sinema sanatına en çok yakışan sıfatlardan biri. Evet, sinema birçok şey olmakla beraber son derece renkli bir şeydir de. Sinemanın hangi türüne, hangi akımına bakacak olursak temelinde insan olduğunu görürüz. Nihayetinde bir hikâye anlatma aracı olan sinema haliyle insanı temele almakta ve her ne yapıyorsa insandan hareketle yapabilmektedir. İnsan da son derece çeşitlilik içeren bir kavram olduğu için bu durum sinemanın son derece renkli bir iş olabilmesine imkân vermektedir.

28 Aralık 1895’te Paris’te yapılan ilk film gösteriminin ardından sinema hızla gelişmeye ve ticarileştiği oranda da yaygınlaşmaya başlamıştır. Tabii ki ilk yıllarda para getirdiği ve bu getirdiği paranın katbekat fazlasını getirebileceği potansiyeli sezilen sinema tamamen para odaklı olarak gelişmiş; Hollywood gibi bir devi ve çeşitli devcikleri (Bollywood vs.) yaratana kadar da durmamış, hatta günümüzde de durmadığını kabul edecek olursak hâlâ daha gelişmeye devam etmektedir. Para getiren ve film yapmaya bir şekilde girişen kişilere büyük paralar kazandıran sinema, her para kazandıran şeyde olduğu gibi kısa sürede tüm dünyaya yayılmaya başlamıştır. 1905 yılında Fransa’da kurulan Pathe Şirketi çok iyi para kazanmaya başlayınca birçok kameramanını ellerinde kameraları ile dünyanın çeşitli bölgelerine çekimler yapmaları amacıyla yollamıştır. Gittikleri yerlere hem kamera dedikleri icadı tanıtan hem de bu bölgelerde çeşitli çekimler yapan bu insanlar sinemanın dünyaya yayılışının en önemli aracıları olmuşlardır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu’nda da ilk sinema salonunu Pathe Şirketi açmış ve sinemanın ülkemize girişine de vesile olmuştur. Bu yayılma, bahsettiğim renkliliği ortaya çıkaran en büyük etmendir. Dünyanın çeşitli bölgelerinde filmlerin çekilmeye başlanması; ortaya, her girdiği yerden farklı farklı öğeler çıkaran bir sanat çıkarmıştır. Amerika’da çekilen Hollywood filmleri, konusu ister doğrudan bağlantılı olsun ister olmasın, Amerikan kültürü üzerine birtakım şeyler koymuş; bu kültürün diğer ülkelerde yaşayan insanlar tarafından görülebilmesine, bilinebilmesine imkân vermeye başlamıştır. Aynı şekilde bir Fransız filmi Fransa’dan, bir İtalyan filmi İtalya’dan, bir Hint filmi Hindistan’dan, bir Japon filmi Japonya’dan tüm dünyaya birtakım öğeler götürmüş; bu filmleri izleyen insanlara belki hiç gidemeyecekleri yerlerden, belki hiç tanışamayacakları milletlerden haber götürmüştür.

Yani sözü yormadan söylemek gerekirse bu yayılma sinemayı renklendirmiş -biraz iddialı olacak ama- sanatların en renklisi haline getirmiştir. Hindistanlı yönetmen Satyajit Ray’in “Apu” üçlemesini izlediğimizde belki varlığı bile aklımıza hiçbir zaman gelmeyecek bir Hindistan köyünde doğmuş olan Apu’nun evlilik hayatına kadar şahit olabilmemiz; Akira Kurosawa filmlerini izleyince hem köklü Japon kültüründen hem de filmlerin yapıldığı yıllardaki Japon toplumunun sorunlarından haberdar olabilmemiz ya da daha da bize gelecek olursak, her ne kadar biçim olarak Hollywood’u temeline alıp filmler yapmış olsalar da herhangi bir Yeşilçam filmi izlediğimiz zaman doğup görmeye yetişemediğimiz 70’ler, 80’ler Türkiye’sinden manzaralar görmemiz bu renkliliğin belki de herhangi başka bir araçla/sanatla ulaşılamayacak olan tezahürlerinden birkaç tanesidir. Kısaca sinema, girdiği kültürlerden beslenerek hem renkli bir hale gelmiş hem de bu kültürler içerisindeki renklerin ortaya çıkmasına, yaygınlaşmasına aracılık etmiştir.

Son olarak keyifli bir anekdotla meseleyi bağlayalım. Cannes Film Festivali’nde 2007 yılında gösterilen “Chacun son Cinéma” (Herkesin Kendi Sineması) filmine dünyanın birçok yerinden ünlü yönetmenler kısa filmleri ile katılmıştı. Başlı başına bahsettiğimiz renkliliğin bir göstergesi olan filmde bu durumu daha net şekilde görebileceğimiz bir ayrıntı da var: Bu filmde yer alan Coen kardeşlerin “World Cinema” isimli kısa filminde, bir kovboy, küçük bir sinemanın önüne geliyor ve afişi yer alan iki filmden birisini seçmeye niyetleniyor. Gişedeki gencin yönlendirmesi ile filmlerden bir tanesini seçip filme giriyor ve çıkışında gişedeki gence şöyle bir not bırakıyor: “Öğütleri için teşekkür ederim, çok doğru şeyler vardı bu filmde.” Bu film, dünya çapında en bilinen yönetmenimiz olarak nitelendirilebileceğimiz Nuri Bilge Ceylan’ın “İklimler” filmi. Evet, bir kovboy bir Türk filmi izliyor. Coenler verdikleri bir röportajda bu durumdan şöyle bahsediyorlar:

Die Zeit: Cannes Film Festivali’nin yıldönümü için çektiğiniz filmde şöyle bir ütopya vardı: Bir kovboy Amerika’da bir sinemaya gider, bir Türk sinemacının bir eserini izler. Bir ilişkinin dağılması üzerine yavaş bir filmdir bu. Ve kovboy filmi beğenir.

Joel Coen: Türk yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın “İklimler” filmi. Biz iki sene önce gördük ve olağanüstü bulduk.

Ethan Coen: Bir kovboyun bu filmi beğenmesi çok güzel bir tasavvur.

Joel Coen: Mesele elbette bir kovboyun böyle bir filmi anlayamayacak olması değil.

Ethan Coen: Mesele, Amerika’da bir kovboyun Türk filmi izleyebileceği sinemaların çok az olması.

Joel Coen: Amerikalı kovboylar Türk filmleri izleyebilseydi ne güzel olurdu.

Velhasıl bu anekdotta da gördüğümüz gibi sinema son derece renkli bir hale geldi ve bu durum gelişmeye de devam ediyor. Kovboylar Türk filmleri izlediler mi izliyorlar mı bilinmez(!) ama Amerika’nın en ünlü yönetmenleri bir Türk filmi izleyebiliyor ve bunun üzerine bir kısa film bile yapabiliyorlar.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş