1671 yılında Fransa’da, Fransız Kraliyet Resim ve Heykel Sanat Akademisi’nde bir tartışma ortaya atılır. Bir taraf resimde desenin önemli olduğunu, renklerin ise deseni bütünleyen bir araç olduğunu; diğer taraf ise desenin sadece ayrıntıdan ibaret olduğunu, bir resmi sanat eseri yapan şeyin renklerin bütünlüğü olduğunu savunur. Poussinistler ve Rubenistler olarak da ayrılan bu taraflar, Barok döneminin ünlü ressamları Nicolas Poussin ve Peter Paul Rubens’i esas alarak taraflarını belirlerler. Poussin de Rubens de bu tartışma başladığında hayatta değildir. Tartışma kırk yılı aşkın süre devam eder ve her bir taraf kendi adamını Kraliyet Akademisi’nde söz sahibi yapmaya çalışır. Rengin resmin doğallığını ortaya çıkardığını düşünen Peter Paul Rubens’in taraftarları münazarayı kazanırlar. Bu elbette bir savaş kazanmak gibi algılanmasın, daha çok Rubenistler’in akademide otorite olarak kabul edilmesi diyebiliriz.
Çizgilerden Renklere
İnsanlığın mağara dönemlerinden günümüze kadar geçen milyonlarca yılda insanların ifade gücü de değişti. E haliyle ifade için araçları da değişti. Duvar çizimlerinden Peter Paul Rubens’e kadar da değişimin elbet farkındayız. Bu güçlü değişimin içerisinde insanlık her daim renkleri benimsedi. Çünkü bir renk birçok şeyi anlatabilirdi. Siyah ve beyazla başladı insanlar renkleri ayırt etmeye; beyaz tarafsızlığın ve masumiyetin, siyah karamsarlığın ve düşmanlığın rengi oldu. Cennet ve Cehennem tasvirleri yaptı, bir tarafta karanlık bir tarafta aydınlık simgelendi bu renklerle. Her bir renge bir anlam yükledi insanlık. Bu anlamlar giderek daha ciddi, giderek daha güçlü şeyler ifade etmeye başladı. Toprak kaygısı ile kan döktü insanlık, kırmızı rengi bayrağına verdi. Barınmak istedi, yeşili katletti, rengini bayrağına verdi. Spor müsabakaları, festivaller, bayramlar derken her şeyin bir rengi, her rengin bir tarafı oldu.
Bana Rengini Söyle Sana Kimden Olduğunu Söyleyeyim
Gel zaman git zaman renkler renk olmaktan çıktı. Renkler artık belli zümrelerin, belli kesimlerin anlatıcısıydı. Oldukça masumane başlayan insanlığın sahiplenme arzusu; yerini karmaşaya, savaşlara ve dahi ölümlere bıraktı. Hâlbuki renkler herkesindi.
Ne vakit bu kadar ayrıldı renkler, ne vakit insanlar bu kadar hak iddia etti renkler üzerinde bilinmez. Ama şu bir gerçektir ki, insanlık hırsını ihtiyacının önüne koymaya başladığı anda başladı her şey. Kötülük ve iyiliğin renklerinden bahsetmiyorum. Bu, renkleri küçümsemek olur zira; çünkü sadece iki renk yoktur dünyada.
Bir tarafta insanların yarattığı renkler, diğer tarafta doğanın renkleri… Belki de ressam Rubens de bundan bahsediyordu. Doğanın ve doğallığın simgesiydi renkler. Desen ise sadece insan eliyle oluşturulmuş birer sınır çizgisinden başka bir şey değildi. Sahip olunamazdı asla renklere; renkler başlı başına doğanın kendisi demekti çünkü.
Alınız Al Morunuz Mor
Doğadaki canlılar içerisinde her şeyi tekeline alan ve her şeyde hak iddia eden tek tür insandır. Dünyada var olma sebebimizin sadece taraf tutmaktan ibaret olduğunu düşünen varlıklarız. Onun kırmızısı berikinin mavisine üstün, ötekinin yeşili diğerinin sarısına denk gibi; temelde aynı formalitede farklı birçok tartışmanın ortasındadır insanoğlu.
Merhum şair Turgut Uyar’ın da dizelerinde bahsettiği gibi:
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Tanrınız büyük âmenna
Şiiriniz adamakıllı şiir
Dumanı da caba
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız
Bırakalım renkler renk olarak kalsın, biz ne kadar insan olabildik ondan haber var mı?
































































































































































































