AZ OLANIN TEKİNSİZLİĞİ -EMANET ÇOCUK VE KURTARMA MESAFESİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER-

İki kadın, iki yazar: Claire Keegan ve Samanta Schweblin. Keegan, İrlanda kırsalından; Schweblin’se Arjantin… İkisi de geldikleri yeri anlatanlardan. Schweblin’in öykülerini okudum önce, hemen ardından da Kurtarma Mesafesi’ni… Beni asıl çarpan, bu metin oldu. Çok geçmeden Keegan ve Emanet Çocuk’la tanıştım ve bu kitabı okurken beni başka bir metne yönlendirdiğini hissettim. Aynı tekinsiz atmosferi yakın bir zamanda, başka bir kurmacanın içinde deneyimlemiştim: Schweblin’in evreninde…

Yazarın, metnini tekinsiz kılarak okurunun güvenliğini tehdit etmesi mümkün müdür? Mümkündür elbette fakat oldukça zordur da. Çünkü yazar bunu olay örgüsünü kurarak değil, duygu durumunu ortaya koyarak başarmak zorundadır; çünkü tekinsizlik bir “his”tir. Tekinsiz bir atmosfer yaratmak için korku hâlini değil, korkuya dönüşmek üzere olan endişe hâlini, o “aradalığı” –her an kötü bir şey olacak korkusuyla yaşayanların gerginliğini– yansıtmak gerekir.

Sözün özü, hem var olan düzeni tehdit etmeli hem okuru güvenli zeminden uzaklaştığı hususunda uyarmalı. Dolayısıyla, bu noktada, hassasiyet ve sezgi kuvveti dahil oluyor işin içine. Elbette yaşanmışlık da…

Bahsettiğim iki kadın, tekinsiz metinlerle, bu tarzda metinlerin başarılı örnekleriyle okur karşısına çıktı. İkisinin yöntemi farklıydı. Schweblin roman sanatının imkânlarından asgari seviyede yararlanarak yalnızca diyaloglardan oluşan minimalist bir roman yarattı. Okur, bu diyaloglar üzerinden kendi hikâyesini yazdı. Keegan, paragraflardan oluşan bir roman yazdı fakat onun da metni hacimce –ve tırnak içinde– kısaydı, “öyküden uzatma”ydı. Yerli ve yabancı kaynaklarda yazılıp çizilenlere baktığımda benzer yorumlar çıktı karşıma: Emanet Çocuk’un kısalığındaki çarpıcılık ve Kurtarma Mesafesi’nin “az”lığındaki çarpıcılık. Bu “az”lıkla kastedilen, az tasvir –hatta hiç tasvir–, az şahıs, az mekân; kısacası “az bilgi”.

Benim kurduğum ortaklıksa “kısa” yahut “az”, “küçürek” yahut “minimalist”; her nasıl adlandıracaksak işte onun tekinsizliği.

***

Kurtarma Mesafesi’ni okur okumaz kaleme aldığım bir yazıyı, “Yeterince güvende miyiz?” sorusuyla sonlandırmıştım. Bugün hâlâ aynı hissi taşıyorum romandan bahsederken. Peki, Schweblin bunu nasıl başarıyor?

Her şeyden evvel Schweblin, dikkat çekmek istediği bir problem üzerine inşa ediyor romanını; çevre sorunlarının –Çevreye müdahalenin diyelim biz ona.– insan yaşamındaki tesiri üzerine… Fakat bunu bir sır gibi saklıyor, metnine bir bilmece gibi yerleştiriyor. Açıkça zikretmiyor, okurun izanına teslim ediyor. İşaret ettiği temel meseleye varana dek okuru tedirgin ediyor, geriyor, korkutuyor; o tekinsiz atmosferi kullanıyor fon olarak. Sona vardığımızda görüyoruz ki tekinsiz olan temel meselenin ta kendisiymiş aslında. Yazardan hiç ipucu almadan yolun çoğunu gelmişiz.

Kurtarma mesafesi nedir? Bundan başlayalım. Romanda belirtildiğine göre kurtarma mesafesinin icadı, annelerin olası kazaların önüne geçme çabasına dayanıyor. Bu tabir, anne ve çocuk arasındaki hayali bir ipin, aradaki mesafeye bağlı olarak gerilip gevşemesiyle ilişkili; romanın atmosferine çok uygun bir şekilde tamamen güvenlikle bağlantılı. Mesafe arttıkça ip geriliyor; ip gerildikçe güvenli sahadan çıkılıyor, dolayısıyla tekinsizlik artıyor. Yani çocuk anneden ne kadar uzaklaşırsa o kadar tehlikede demek.

Romanda iki anne-çocuk var: Amanda ile Nina ve Carla ile David. Görünürde iki kişi arasındaki diyaloglardan oluşan bir roman Kurtarma Mesafesi. Bu iki kişi, Amanda ve David. Yani bir anne ve bir çocuk fakat çapraz bir kombinasyonla. David, kendi ebeveyniyle; Amanda, kendi çocuğuyla konuşmuyor. Romanın bölümleri yok, bir anlatıcısı yok, zaman belirsiz, bahsi geçen diğer kişiler ve mekânlar hakkında çok az bilgiye sahibiz. Tasvir yok. Öyle bir durum ki Amanda ve David’in konuşmaları bile isim verilerek belirtilmiyor romanda, italik vurguyla ayrılıyor birbirinden. Sanki bir oyun seyrediyoruz. Amanda’nın David’in sorularına verdiği yanıtlar sayesinde, yaşananları takip ediyoruz. Her bilgi, Amanda’nın dilinden dökülüyor; onun anılarında gizleniyor.

Kabaca özetlersem Amanda ve kızı Nina’nın kırsaldaki bir tatil evinde başına gelenleri, burada tanıştıkları Carla ve oğlu David’le kurdukları ilişkiyi okuyoruz bahsi geçen anılarda. “Şimdi”deyse David, Amanda’yı âdeta sorguya çekiyor. Aldığı yanıtları beğenmiyor, yeterli bulmuyor, “Devam et!” diyor Amanda’ya; “Bu önemli değil!”… Durmadan vakitlerinin azaldığı konusunda uyarıda bulunuyor. Bazı anılar için “Artık anlatmaya değmez.” diyor. Bu “İş işten geçti!” tavrının sebebi, mevzunun varmasını arzuladığı bir nokta olması; roman boyunca aralıklarla bahsi geçen “kurtçuklar” meselesinin açığa kavuşacağı nokta. Okur da aynı noktaya varmayı dört gözle bekliyor. Metnin gerilim eşiğini yükselten, tekinsizliğini besleyen en mühim unsur; bu ne olduğu, neye hizmet ettiği bilinmeyen kurtçuklar. Ve tabii ki bir de sorguya çekilen Amanda’nın nerede olduğunun bilincinde olmaması. Bulundukları mekân, bir rehabilitasyon merkezini andırıyor.

Amanda’ya ne oldu? Yoksa öldü mü? Neden vaktimiz az? Nina’ya ne oldu? Neredeyiz? Neden David’e bunları anlatıyoruz? Nedir bu kurtçuk meselesi? Soru soru üstüne. Hepsi de tekinsiz atmosferin hizmetinde.

Gerilim öğesi ön planda/odakta olan romanlarda okur kademe kademe ilerler, bu tür romanlar aşamalıdır. Sırlar yavaş yavaş açığa çıkar/çıkarılır ve sonunda, romanın başında atılan düğüm çözülür. Klasik polisiye kurgusu. Schweblin’in romanındaysa ne bir hiyerarşi ne de katı kurallar var. Klişelerin olmadığı, “böylesinin de mümkün olduğu” bir roman Kurtarma Mesafesi. “Az”lığıyla tiyatroda sahnelenmeye çok uygun ki geçtiğimiz sene, “Sayıklama” adıyla ve “psikolojik gerilim” etiketiyle filme uyarlanmış durumda.

Sonunda çevre sorunlarına nasıl vardığımıza gelince… Bu hususta, Amanda’nın Carla ve David’e dair anıları anahtar görevi görmekte. Carla bir gün David’in ruhunun başka bir bedene gittiğini, David’in bedenine de bir yabancının ruhunun yerleştiğini anlatıyor Amanda’ya. Bir ruh aktarımından söz ediyor yani. Bambaşka biri oluyor David; daha hırçın, yer yer ürkütücü, tehditkâr… Sonra, bu aktarımın bir kurtarma operasyonu olduğunu öğreniyoruz. David zehirlendiği için bir şifacı tarafından gerçekleştirilen bu operasyon, onu kurtarıyor kurtarmasına fakat vücudunda lekeler bırakıyor.

Kasabada var olduğunu bildiğimiz bazı çocuklar gibi, “farklı” görünmesine sebep oluyor David’in.

İşte, kurtçuklar da zehirlenme vakalarıyla ilişkili. Amanda, tıpkı Carla gibi sudan zehirlenen çocuğunu hayata döndürmek için ruh aktarımında çare arıyor. Ruh aktarımı denilen operasyon ve çocukların değişimi başlı başına tekinsizken romanın sonunda David ile Nina arasında kurulan bağ, tekinsizliğin had safhaya ulaşmasını sağlıyor.

Son olarak roman boyunca hiç aksatılmadan sürdürülen karanlık havayı –her an kötü bir şey olabilir gerginliğini– çok iyi yansıtan iki diyaloğu alıntılamak isterim:

Anneler niye hep böyle yaparlar?

Nasıl?

Olası kazaların önüne geçmeye çalışırlar, kurtarma mesafesini hesaplarlar.

Çünkü er ya da geç korkunç bir şeyin gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Anneannem bunu anneme çocukluğu boyunca aktardı, annem de çocukluğum boyunca bana aktardı, Nina’yı kafaya takmak benim görevim. (s. 73)

Ve:

Ben hep en kötü olasılıklara kafa yorarım. Şu an bile kafamda hesap yapıyorum, Nina birden havuza düşerse arabadan çıkıp koşarak ona ulaşmamın ne kadar süreceğini hesaplıyorum. (s. 21)

***

Emanet Çocuk, önce “Foster” adıyla ve “öykü” başlığı altında The New Yorker’da yayımlanmış (15 Şubat 2010 tarihli derginin basılı sayısında.). Daha sonra kitaba dönüşmüş. Tek başına bir öykünün kitap olarak yayımlanması oldukça onur verici olsa gerek Keegan için (Eylül, 2010). Bu öykü, 1. tekil anlatımın hakkını sonuna kadar vermekle birlikte, şimdiki zamanda yaratım ustalığını da kanıtlıyor yazarının. En kuvvetli yanıysa kullanılan konuşma dilinin sahiciliği. Kitap, yaklaşan yeni bir kardeş sebebiyle bir çocuğun babası tarafından geçici bir süreliğine kendi ailesinden başka bir aileye bırakılmasını, “emanet çocuk”un bu ailenin yanında geçirdiği zaman boyunca gösterdiği ruhsal değişimi; aslında tam olarak “giden çocukla dönen çocuk arasındaki farkı” anlatıyor –konuşma dilinin sahiciliği olarak nitelediğim– yalın ve gerçekçi bir dille.

Tıpkı Kurtarma Mesafesi’nde olduğu gibi, Emanet Çocuk’ta da diyaloglar metni ayakta tutan kolonları oluşturuyor. Schweblin’in metni tamamen diyaloglara dayanırken Keegan diyalogları, aralık bıraktığı kapılar okur tarafından tamamen açılabilsin diye kullanmış. Kastettiğim tam olarak şu: Öykünün odağında yer alan isimsiz kız çocuğunun dâhil edildiği ikili konuşmalar, onun duygu dünyasını –yüzde yüz anlaşılır kılmasa da– tahmin edilebilir kılıyor. Yine, yazımın çıkış noktasını oluşturan tekinsiz atmosferi yaratan da bu konuşmalar. İlk sayfalardan başlayalım: Başkişimiz olan kız çocuğunun, hiç tanımadığı Kinsellalar’a doğru babasıyla birlikte yol aldığı sayfalardan… Onların nasıl bir evi olduğunu hayal etmeye çalışıyor çünkü bu konuda hiçbir fikri yok. İşte bu durum, tekinsizliğin ilk işareti; tanıdık olmayan insanlarla ilk defa ayak basılacak bir evde yaşayacak olmak, güvenliğin tehdit altında olduğunun habercisi. Bilinmeyen ürkütücüdür. Bilmediğine güvenemezsin. İlk defa gittiğin bir yer, güvenli zeminden koptuğunu hissettirir.

Başkişimizin, henüz evdeki ilk izlenimlerinden biri, yani Bayan Kinsella’yla kuyuya gidecekleri sırada aralarında geçen konuşma, tekinsizliği artıran ve merak öğesini harekete geçiren mühim ayrıntılardan. Şöyle diyor Bayan Kinsella:

Bu evde sır diye bir şey yoktur,
anlıyor musun beni? (s. 21)

Ve hemen ardından ekliyor:

Bir yerde sır varsa, diyor; orada utanç vardır, utançsa ihtiyacımız olan bir şey değil. (s. 22)

Bu sahnede, çocuğun ağzından işittiklerimizse evdeki ilk günlerindeki duygu durumunu ortaya koyması açısından mühim:

(…) keşke şimdi evde olsaydım da tüm bu anlamadığım şeyler hep oldukları gibi kalsaydı diye geçiriyorum içimden. (s. 22)

Keegan’ın kurgusunda, Kinsellalar’ın çocuğa her an kötü davranacaklarını hissediyor, hatta bunun gerçekleşmesini bekliyor okur. Söz gelimi, çocuk yatağını ıslattığında onu azarlayacaklarından eminiz. Ya da çocuk kovayı alıp da tek başına kuyuya doğru yol alırken orada mutlaka başına bir şey geleceğini düşünüyoruz. Okurun tedirginliği kitabın sonuna dek sürüyor.

Hemen yukarıda bahsi geçen “sır” meselesi, çocuğun ruhsal dönüşümünü en iyi ifade eden ayrıntılardan, hatta bunun doğrudan dönüşümün simgesi olduğunu söylemek mümkün. Çocuk zamanla, “içinde sır olmadığı iddia edilen” bu evin de büyük bir sır gizlediğini öğreniyor. Kinsellalar’ın bir çocuk sahibi olduğunu ve bu çocuğun öldüğünü, kendisine onun giysilerini giydirdiklerini öğrendiğinde bu çift hakkında az bilinen bir gerçeği öğrenmiş oluyor aslında. Bir bakıma, sırlarına ortak oluyor. Ve kendisine yalan söylenmiş olduğunu düşünerek onlara duyduğu güven sarsılabilecekken kendi evine geri döndüğünde bu hadiseye dair hiçbir şey anlatmamayı tercih ediyor. Orada geçirdiği günler, o evde yaşama dair edindiği kazanımlar, büyük sır; hepsini kendine saklıyor. Ki kitabın sonlarına doğru, çocuğun kendi evine dönmek istemeyecek kadar yeni evine alıştığını görüyoruz. Güvenle birlikte aidiyet duygusunu da keşfediyor, belki de en mühimi bu.

Emanet Çocuk’taki değişim ruhsalken Kurtarma Mesafesi’ndeki değişim hem ruhsal hem fiziksel. İkisinde ortak olansa çocukların dönüşüm geçiriyor oluşu.

Gerçi Keegan’ın metnindeki çocuk da giysileriyle öncekinden farklı bir görünüm kazanıyor fakat yine de fiziksel olarak büyük bir değişimden söz edemeyiz. Bununla birlikte Schweblin’in kitabında baştan sona, kitap bittiğinde dahi güvende hissedemiyoruz; Keegan’ın kitabıysa huzurlu ve güvende hissettiren bir finale sahip. Çocuğu, kendinden emin ve “büyümüş” bir hâlde teslim ediyoruz evine. Yolculuk tamamlanıyor, yaralı bir çocuktan sevecen bir çocuğa.

Dikkatimi çeken bir ortaklıktan daha söz ederek sonlandırmak istiyorum yazıyı. Kurtarma Mesafesi’nde hikâye biterken çocukları babalarıyla baş başa buluyorduk. Tamamen anne ve çocuk arasındaki bağ ve mesafe üzerine inşa edilmiş bu hikâyede, anneler ortadan kayboluyordu. Baba ve çocuk arasındaki iletişimin de, iki baba arasındaki iletişimin de minimum seviyede olduğunu okuyorduk. Yani, iş babalara kaldığında hikâye canlılığını yitiriyordu. Emanet Çocuk’ta başkişiyi kendi evinden koparıp yabancı bir eve götüren babası. Onu Kinsellalar’ın evine bıraktıktan sonra alelacele, kaçar gibi giden yine babası. Çocuk, kitabın bir yerinde şöyle ifade ediyor kendini:

Kinsella elimi avucuna alıyor. Elimi tutar tutmaz kendi babamın bir kez bile elimi tutmadığını fark ediyorum; bir yanım da bu hissi yaşamayayım diye Kinsella’nın elimi bırakmasını istiyor. Kolay bir his değil, ama yürümeye devam ettikçe daha bir alışmaya başlıyor ve evdeki ile buradaki yaşamım arasındaki farkı görmek istiyorum. (s. 56)

Ne büyük ikilem ve ne güzel anlatılmış! “Baba” hakkında muhakkak çok şey söylüyor. Keegan “uzun metraj” filmlerin, “hacimli” romanların yaptığını ustaca yapıyor Emanet Çocuk’ta. Kuşkusuz! Çarpıcı sadeliğiyle İrlanda kırsalının resmini çizdiğini de söylemek mümkün fakat bu “emanet edilme” üzerinden ya da yeni bir çocuk beklenirken bu yola başvurulmuş olmasından yola çıkarak genele mal edebileceğimiz bir gelenek görenek aktarımı olduğunu düşünmüyorum kitapta. Ki Bayan Kinsella’nın “Benim evladım olsaydın seni asla yabancı bir evde tek başına bırakmazdım.” (s. 27) demesi, bunun bir göstergesi.

İki metin arasında daha nice ortaklık bulunabilir, iki yazar arasında da elbette! Bir okur olarak beni metinden metne götüren, bende önceki okumalara geri dönme ihtiyacı uyandıran ve sonunda da bana bu yazıyı kaleme aldıran,
bahsi geçen metinlerin tekinsizliğidir. Her iki kitabın da ihtişamını; içine hacmi, sadeliği, gerçekçiliği, belirsizliği, yazarların metnin öğelerine karşı yaklaşımlarını ve daha birçok şeyi sığdırdığım kavram olan “az”lığından aldığına inanıyorum. Onları Türkçede okumamızı sağlayan Kurtarma Mesafesi’nin çevirmeni Emrah İmre’ye ve Emanet Çocuk’un çevirmeni Behlül Dündar’a teşekkürle…

*Sayfa numaraları verilen baskılar:

S. Schweblin, Kurtarma Mesafesi, Can Yayınları, Çev. Emrah İmre, 1. Basım, 2021.

C. Keegan, Emanet Çocuk, Jaguar Kitap, Çev. Behlül Dündar, 1. Basım, 2021.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş