Mahmut Temizyürek Sivas, Şarkışla, Kümbet Köyü doğumlu (1955).
İşçilik, editörlük, gazetecilik, danışmanlık, öğretmenlik yaptı.
Şiir:
• İz ve Rüya (1995, Öteki)
• Kırlangıcım Paranoya (2000, Yön)
• Yeryüzünü Gezen Atlı (2004)
• Yalangezen (2012, Altın Portakal şiir ödülü)
• Babil Cazcıları (2012, Toplu Şiirler, Everest)
Deneme:
• Göçebe Buluşması (1996)
• Boşluktan Doğan (2007-2008 Memet Fuat Deneme Ödülü)
• Gölgesi İnsan Bedeni Doğa (2011)
• İm Bilse Er Ölmes/Nâzım Hikmet ile Don Quijote’nin Arzu Serüvenleri (2014, Nazım Hikmet Araştırma Ödülü, Uluslararası Şiir Buluşması-Eskişehir)
• Didem Zamanı-Didem Madak Üzerine (2017)
• Nâzım Okulu/Teleskoplu Destancı (2018)
• Üç Çınar (Behçet Necatigil, Oktay Rifat, İlhan Berk Üzerine; 2018)
• Ağıt, Şiir, Kadın (2019)
Hakkında:
• Mahmut Temizyürek Şiiri (2012 Altın Portakal Sempozyum Kitabı, Everest)
Eski gelenekten biri olarak dijitalleşmenin edebiyata etkisi nedir? İyi ya da kötü yanlarını siz nasıl değerlendirirsiniz? Mesela bir daktilonuz var mı? Eserlerini yazarken hâlâ kalem ile bir deftere, müsveddeye karalama âdetini sürdürenler var.
“Canlı tarih çalışması” için bir yaşlıyı bulmuş araştırmacı gibi sorduğunuz sorulara gülümsemeden edemedim sevgili Murat. Ama haklısınız, ben onlardan biriyim. Radyonun bile yeni duyulduğu ıssız bir dağ köyünde doğmuş birine sorulacak sorular bunlar. Ben daha da eskilerdenim aslında. Bazen şöyle düşündüğüm oluyor: Neolitik çağdan (İÖ 8000) Dijital ağa ışınlandım galiba! Doğduğum dönemin üretim araçlarına bakınca taş üstünden lazer altına ışınlanmak gibi bir ömür. Güneş saatinin yerini dijital saat almış, bir nefesin binlerce parçasını dilimliyor zaman ölçekleri. 67 yaşındayım, alfabeye saman kâğıtlarla başlayanlardan…
Beş yaşımdayken köye nihayet okul gelebilmişti, elektrikten çok çok önce. Yalvar yakar yazılabildim okula. Şimdi bilgisayarda yazıyorum bu yanıtları, iki işaret parmağımın yardımıyla. İlk özel daktilomu edindiğimde kırka basmıştım.
Teknolojiye erişim her zaman zor olmuştur benim gibilerin sınıfında. Ekmeğini yazı yoluyla kazanan biriyim. Kâğıt, kalem, tuşlar bugün de yan yana yaşıyor benimle; sizin deyiminizle “müsveddeye karalama âdetini sürdürenler”den biri de benim diyebilirim. Kapısından girince bir tür kamaşma yaşadığım mekânlardan biri kitabevleriyse biri de kırtasiyeler.
Dijitalleşmenin edebiyata etkisine gelince bu konuya dair olumlu ve olumsuz iki fikir bir arada yaşıyor ve çarpışıyor. Dijital ortam sizinle buluşmamı sağladı mesela. Belki birbirimizden haberdar olmadan geçip gidecektik dünyadan. Herkesi yazmaya davet eden bir ortam olmasıyla, hızıyla, kolaylığıyla, ucuzluğuyla orantısız bir gücü var matbu karşısında dijital olanın. Ama bir o kadar da uçucu, her an kaybolabilecekmiş gibi de kırılgan. Ben de Umberto Eco gibi düşünenlerdenim: “Kitaplardan kurtulabileceğinizi sanmayın.” diyordu, gerçek bir kitap kurdu olan düşünür. Aynı isimle bir kitap da yayımladı, J-C. Carriere ile birlikte. Bu konuyu daha fazla sürdürmek yerine bu kitabı okumayı ısrarla öneririm. Kitapta konunun bütün boyutları tartışılıyor.
K24’deki yazılarınızı ilgiyle okuyan biri olarak soruyorum: Sizi sosyal medyada pek görmüyoruz. Bu bilinçli bir tercih mi? Birçok yazar kendi reklamını yapmak için sosyal medyayı en önemli parametre olarak görüyor. Hatta yayınevleri kitabını basacağı kişilere sosyal medyadaki takipçi sayısını bile sormakta. Bu bağlamda görüşünüz “Ben ürünümü ortaya koyduktan sonra faydalanmak isteyen elbet bulur.” yönünde mi?
Tam öyle değil, epey karmaşık ya da belki çok basit. Somutun sanala dönüştüğü dünyanın ortasındayız. Zamanımızın çarkı, katı olan her şeyi buharlaştırıyor denmişti. Hızın durduramaz baş döngüsüyle yaşamaya maruz kalanlardanız hepimiz. Teknoloji, birey iradelerine orantısız bir hükümranlık kurmuş, oturmuş. İnsanın kendi yarattığı şeyin esiri olmaya “yabancılaşma” diyorduk, bu süreç tam da böyle. Daha da kaotik bir yabancılaşma. Ama artık geri dönülmez bir aşkınlıktayız. Bir dönem İngiltere’de yaşandığı gibi “makine kırıcı” da olamayız. Peki, böyle sürüklenecek miyiz; toplumsal ve bireysel irademiz neye, ne kadar etkin olacak? Asıl soru bu.
Bu yeni dünyanın tekniğinden uzak kalacak kadar seçici bir hayatım yok ama sosyal medyaya bazı nedenlerle mesafeli olabildim. Önceki işlerim (gazetecilik, danışmanlık vd.) devam etseydi zorunlu olacaktım. Şimdi zihnimi meşgul etmesini tercih etmeyebiliyorum. Yazılarımı ve şiirlerimi giderek küçülen Gutenberg Galaksisi’nde, hem de yeni dijital galakside yayımlamayı sürdürüyorum. Hızlı bilgi edinme ve haberleşme imkânı verdiği için minnettarım ben de bu yeni mecraya. Bu medyayı iletişim için kullanmaya karşı değilim, insanlar yararını gördü; Arap Baharı’ndan Wall Street İşgali’ne, Gezi direnişine kadar etkin bir iletişim yararı oldu. Hızlı haber akışı var ama fazlasıyla çarpıtması da var. Dijital mecranın bir türevi olarak doğmuşken hepsini masseden sosyal medya türü, gittikçe bir fenomenoloji sahnesine dönmüş durumda. İdeolojik salvo poligonuna, trol savaş alanına, şahsiyet sergileme sahnesine dönüştü sosyal medya. Sadece jestlerle işleyen benlik gösterileriyle inanılmaz bir panayır havasında. Bireyler için sosyalleşme olanağından öte, psikolojik bir tatmin alanı. Her şey orada yaşanıyormuş gibi de havalı. Uzağında kalan zaten yokmuş, yaşamıyormuş gibi. Bu araçları denetleyenler asla kullanıcıları değil ama fazlaca demokratikmiş gibi sunuluyor.
Oysa bildiğimiz pazar mantığı işliyor burada da. Çarkı döndürenler, onu yönlendirenler reklam verenler ya da iktidar güçleri.
Maruz kaldığımız bu döngünün, bu devasa hızın nedeni nedir? Bu teknolojik aygıtlar ilkin gizli savaş araçları olarak üretilmişti. Sonra bankalar için, paranın dolaşım hızı için uyarlandı. Yıl geçmiyor ki demode olmasın yeni diye sunulanlar, az zamanda yenisi sunuluyor. Eskiyen teknolojik kırıntılar dünyayı çöp dağlarına çevirdi.
Öyleyse paranın ve savaşın ağaları değil midir doğaya ve sekiz milyara hükmeden patron? Paranın döngü hızıyla ölçülen zamanda ne tür değerlerin kaybolmakta olduğuna acıyla tanık olanlar değil miyiz bizler? Teknolojik kolaylıklar bir tür tuzak, arzularımız için tuzak işlevi görüyor. Kullanıcıya dair her türlü sosyal ve psikolojik analizlere göre işleyen bir tuzak. Ekonomisiyle ruhu ara yüzlerde buluşuyor. En mahrem kişisel bilgilerimiz şirketlere ve devletlere servis edildiği gerçeği açığa çıktığında dünya çapında feveranlar yükseldiydi. Ama hiçbir şey değişmedi. Bağımlılık öylesine yerleşmiş ki bu oyuncaklar bir gün işlemese kıyamet geldi sanılıyor. Facebook, Twitter, Instagram ve daha, bu fantastik aletler bilincimizi, ruhumuzu ağır bir yabancılaşmayla boğuyor ama bunu bilsek ne oluyor? Kişilik değerini takipçileriyle, “like” sayısıyla ölçen zamane insanını yarattı bu araçlar. Bir tür “ruhsal musilaj”larla iç içeyiz, o yapışkan maddelerle… Bu medya ortamında muhatap bulma beklentimiz narsistik tutkularımızın tatmin çabasına dönüşüyorsa, hemen beğenilme arzusu zihne ve ruha hükmediyorsa, ünlenme tutkusu tekinsiz bir hırsın girdabına atıyorsa bizi, dönüp düşünmeli değil mi?
Bir dönem televizyon için “öldüren eğlence” denmişti. Bir dönem yaşadığımız gibi bunun da modasının geçmesini bekleyeceğiz artık. Yerine gelen belki daha da yapışkan olacak, öyle ki bedenimizle bütünleşecek.
Teknoloji nimetleri bugün de iyilikten daha fazla kötülüğe hizmet ediyor. Bugün (23 Şubat) savaş başladı, bu yeni felaketin asıl silahları ise dijital silahlar. Rusya’da savaş karşıtı eylemci Dimitri Muradov’un dediği gibi: “Başkomutan elindeki ‘nükleer düğme’yi, pahalı bir arabanın anahtarlığı gibi çevirip duruyor. Acaba bir sonraki adım nükleer bir salvo mu olacak?” Sanal oyunlar bütün bunları kanıksatmak, meşrulaştırmak için pazarlanmış olamaz mı? Kumanda odasında tuşlarla sürdürülen bu savaşta kayıpların adı, yası yok; sayıları var yalnızca. Yıkımın duygusu yok, tekniği var. Savaş başlayınca varlıklılar apar topar Ukrayna’dan kaçtılar. Türkçe konuşan bir genç gazetecinin ,Gülsüm Halilova’nın, sözleri aklımda: “Savaşta zenginler kaçar, yoksullar ölür; barışta vatan zaten zenginin.”
Dünya büyük bir hapishaneye dönüşmüş durumda. Dijital hapishane bu.
İşte böylesi bir dünyada yazıp çiziyorsak bu gerçekler yaşamın temel sorunları değil midir? Yaşadığın çağdan sorumlu değilsen ne yazarsın? Mutluluğun resmini yapmak istesen bile mutsuzluğu görmeden, bilmeden yapabilir misin? Neyse… Don Kişot olsaydı burada uzun bir tirada girişirdi sanırım. 🙂
Araya gireyim hemen: Don Kişot demişken onun da şikâyeti insanî değerlerini yitirmiş, yozlaşmış zamandı. Şimdi olsaydı neye, nereye saldırırdı sizce?
Don Kişot, tam da kapitalizmin yeni filiz verdiği, katı olan her şeyin buharlaşmaya başladığı bir zamanda Don Kişot olmuştu. Namı diğer Mahzun Yüzlü Şövalye’miz bugün olsa, onun da saldıracağı şeyler sizin de benim de acısını yaşadığımız dünya gerçeklerinden başkası olmazdı. Saf aklı, idealar dünyasına göre çalışmaktaydı ama büyüsü bozulmuş dünyanın ne demek olduğunu biliyor, hissediyordu. Somut hayattan uzaktı. O nedenle koyun sürüsünü düşman ordusu sanacak kadar kayıplardaydı. Onu deli sananlardan birinin konuşmasını dinledikten sonra dediği gibi “şuurlu bir deli”ydi Don Kişot. Nâzım’ın deyişiyle “yürekte çarpan akıl”la yaşayanlardandı…
Uzattım ama işin aslını buralarda görüyorum. Bizlere ,yazanlara, gelince… Ya Mahzun Yüzlü gibi atımıza binip dünyayı değiştirmeye çıkacağız ki birçok yazarın serüveni böyle ya da bir aslında birer kazazede olduğumuzu değişmez “kader” gibi kabulleneceğiz, birçoğumuzun da durumu bu. Devasa kaotik dalgaya kapılmış, yelkenleri tarumar, gemisi paramparça denizciler gibi. Issız da olsa bir kıyıya sürüklenebilmişsek ne mutlu bize, diye düşünen zavallılar olduğumuzu kabullenirsek yazmaya dair ne yapacağız? Tek iş var sanırım: Bir iletim aracı (bir şişe mesela) bulursak, bir de boş kâğıt ya da levha parçası; işimiz belli. O şişenin içine, bilinmez uzaktakilere erişeceğini bilemediğimiz bir mektup yazmaktan, şişenin ağzını sımsıkı kapatıp suya salmaktan başka ne yapabiliriz? “Balık bilmezse Halik bilir.” demekten?.. Sizin “Buluntu Kutusu”nun bir anlamı da bu değil mi? Yazmanın amacı, uzaktakine mektup yazma ihtiyacından başka nedir bu çağda? Ben daha fazlasını bilemiyorum.
1987-1989 yılları arasında çıkan Edebiyat Dostları adlı derginin kurucularından olduğunuzu biliyoruz. Daha birçok dergiyle de gerek eserlerinizi yayınlatmak gerekse mutfağında yer alma yönüyle ilişkiniz oldu ve ilk şiiriniz olan Filistin’in 1981’de Yarın Dergisi’nde yer aldığını biliyoruz. 40 yıllık bir geçmişten bahsediyoruz. O zamanın dergiciliği ve şiiri ile şimdiki zamanın dergicilik ve şiiri üzerine benzerlikler ve farklılıklardan bahseder misiniz? Okun yönü gelişimi mi gösteriyor, gerilemeyi mi?..
Murat, Buluntu Kutusu’nu siz hangi duygularla çıkardıysanız biz de dergileri benzer duygularla çıkarıyorduk. O yılların farkı şu: Yazıya dair her şey matbu idi, sizin de önce böyle başladığınız gibi. Şimdi olsaydı biz de sizin gibi dijital ortama katılırdık sanırım. Çünkü dergi heveslisinin parası olmazdı, parası olanınsa hevesi… Dergi çıkarmanın bir tür Don Kişotluk olduğu söylenirdi o yıllarda da. Cemal Süreya emekli olduğunda bütün parasını Papirüs’ü çıkarmak için harcamıştı. Bile isteye budalalık bu. Bilen bilir: Bu bilinçli budalalık güzeldir; inandığı yolda yürümek gibi ruhu sağaltan, bilinci diri tutan başka bir hayat yoktur. Sık sık toplanırdık, hayattaki her şeyden sorumluyduk âdeta. Elimizdeki dergileri, kitapları değiş tokuş ederdik. Buluşmalarımız yüz yüze bir deneyim aktarımı, bazen de ateşli fikir paylaşımlarıydı. Bir fikir oluşabilmişse, ortak kaygılar, beğeniler, zevkler, niyetler kaynaştırmışsa bizi, kıt imkânlarla da olsa kolektif bir örgütlenmeye yönelirdik. Yüz yüze ilişkinin çok yönlü derinliğine (Olumlu-olumsuz ama bu zıtlıktan kaçınmamalı!) hiçbir teknolojik araç erişemedi henüz ve sanmıyorum erişebileceğine, tabii insan insana ilişkiden ne beklediğimize bağlı bu düzeyin ölçüsü.
İşte, şimdi de “metaverse” evreninin uçurumuna doğru adımlıyoruz. Yalnızlığın teknolojikleşmesine, mutlaklaşmasına doğru… Evinde oturarak kendini istediği dünyada, istediği şeyler yapacak sanılan insan tasarımı bu. “Protez insan”. Bu bir tür yeni alavere pazarı; meşruluk kazanmaktan öteye, evren çapında teknolojik üstünlüğe ulaştı. “Protez tiranlar” çağın yeni efendileri oldular. Dünyanın yeni pazarını abartılı bir reklam dağdağasıyla örgütlüyorlar. Bir bilgisayardan ötekine, makinadan makinaya bir etkileşim. Sinirlerimize, ruhumuza hükmedecek araçlar çağı. Mutlak yabancılaşma çağı.
Sanki bir “muhafazakâr” konuşuyor gibi gelebilir bu sözler size.
Benim kısa cümlem şu: İnsanın insana ve insanın doğaya yabancılaştığı son hayvanlık konağının zirvesindeyiz artık. Yeni tür Babil Kulesi’nin tepesinde… Her kule gibi bu da uçurumlara açılıyor. Yıkım kaçınılmaz ama kule dibinde özgür ovalar, ölümsüz kuşlar, yeni simurglar bekliyordur belki bizi. Tür olarak yaşar kalabilirsek yabancılaşmadan arınmış özgür hayatlar bekliyordur umarım bizi. Ama farkındasınızdır; filmlerde, dizilerde, kitaplarda gelecek öngörülerinde distopyadan geçilemiyor. 20. yüzyıldan kalma ne kadar kötümser öngörü varsa hepsi daha kötüsüyle aşıldı bile.
Sizinle ilgili bir yerde şu cümleyi okumuştum: “Temizyürek, şiirde ortalığı üç boyuttan görür. Geçmişten süzer, günümüze oturtur, gelecekle karalar.” Bu cümleyi Behçet Necatigil’in şairlikle ilgili üç burç diye adlandırdığı, sizin de üzerine yazdığınız “gurbet, hasret, hikmet” burçları konusu ile bağdaştırabilir miyiz? Bunu biraz açabilir misiniz?
Necatigil’in kurguladığı üçleme ile benim de o yazılarla birazcık açmaya çalıştığım “gurbet,hasret,hikmet” benzetmesiyle buradaki geçmiş-günümüz-gelecek bağını kuramadım pek.
“Üç boyut” nitelemesi, dünyaya bakış açısındaki iç içe geçen zaman boyutları olmalı. Necatigil’de ise, birbirini izleyen üç aşamadır gurbet-hasret-hikmet. Tabii yazdıklarımın anlamını ben açıklayamam ama söz konusu yorumdaki geçmiş-bugün-gelecek, çoğu şairin olduğu gibi benim de uğraş alanlarımdan. Tarih (geçmiş) bugüne sürüklenmiş tortularıyla yaşar, gelecekse bugünden ekilen tohumda…
2007 yılında Bilkent Üniversitesinde “Türkçe ve Eleştirel Okuma” dersinde hocalık yapmaya başladınız. Edebiyatımızın bugün en büyük açıklarından birisi eleştirmen eksikliği diye düşünüyorum. Herkesten bir Nurullah Ataç performansı beklemek elbette yanlış bir beklenti olacaktır fakat kitap tanıtım ve inceleme yazılarımızın birçoğunun “arkadaş övmece” gibi yazıldığını da görüyoruz. Bugün çıkan birçok kitabın edebiyat çöplüğüne gitme sebebi, bu nesnel değerlendirmeden yoksunluk olabilir mi ve günümüz eleştirmenlerine sizin örnekleriniz kimler olur?
Sorunuzu iki bölümde yanıtlayabilir miyim? Eleştiri konusuna geçmeden önce kişisel bir açıklamaya ihtiyaç duydum. Kimilerinin sandığı ve kimi yerde yazdığı gibi ben bir akademisyen değilim.
Dahası, liseyi bitirdikten sonra okumayı da düşünmemiştim. Şimdi burada açıklamama gerek olmayacak nedenlerle tam yedi yıl sonra, alelacele girdiğim fakülteyi iradem dışımdaki nedenlerle, yani 12 Eylül’ün zulüm koşullarında 10 yıl ara vererek tam 13 yılda bitirebildim. Daha ilerisini okumayı hiç düşünmedim. Eğitime inanmıyor muyum? Evet, kısmen! Bazen de tamamen inançsız olduğum zamanlar oluyor. Beri yandan çocukluğumda nasıl ateşli bir merakla yaşamışsam bugün de öyle yaşıyorum öğrenme tutkusunu. Bitmez tükenmez bir cahillik duygusuyla boğuşuyorum kendimde. 80’li yıllarda yayımlanan hemen bütün ansiklopedilerde yazarlık emeğim vardır ama hiç kimse diplomama bakarak bana iş vermedi. Ekmeğimi yazıyla kazandım ama her şey rastlantısaldı biraz. Bilkent’e de davet edilerek başladım. Rahmetli Talat Sait Halman, beni “Necatigil Sempozyumu”nda dinlemiş, ilgilenmiş, sonra da aramıştı “Bizde ders verir misiniz?” diye. Başkent Üniversitesindeki danışmanlık işimden istifa etmiştim aradığı günlerde. Talat Bey’in daveti işsizliğime denk düştü ama yalanım yok, gönülsüzce gittim buluşmaya.
Buluştuğumuzda, dünyanın en zarif kişiliklerinden biri olan Talat Bey’e apaçık şunu söylemiştim: Ben eğitimci değilim. İyi bir okur olmaya çalışıyorum, çapım da çabam da bu kadar. “Tamam!” demişti Talat Bey, “Ben de sizden ‘eleştirel okuma’ dersleri vermenizi istiyorum. Ne biliyorsanız, nasıl okuyorsanız, size göre ve özgürce…” Böyle bir cömert davetle başladığım Bilkent’te yedi yıl çalıştım. Sonra bu kuru özgürlükten de sıkılıp ayrıldım; kendi okumalarıma, araştırmalarıma ayıracak zaman kalmıyordu.
Tabii buradaki asıl konu, sorunuzdaki “eleştiri” kavramıyla ilgili. Önce şu: “iyi okur” olmak ne demek? Salâh Birsel’e göre, en azından şu: Elinden kitap düşmeyen kişi.
Nurdan Gürbilek’e göre okuduğu metne ön yargısız, koşulsuz teslim olan kişidir iyi okur; eleştiri sonra gelir ve titiz bir disiplindir. Türkçede bugün bir eleştiri varsa, bu zahmeti ağır emeğin kahramanlarıdırlar: Orhan Koçak ve Nurdan Gürbilek. Edebiyatı, yazınsal yaratıcılığı eleştirel bir zihinle kavramak istiyorsak bu arkadaşların yazdıklarını mutlaka okumalıyız. Başka yok mu? Kuşkusuz varlar. Olmaması “okur-yazar”lığın doğasına aykırı.
Bugün Türkçede eleştiri disiplini görece en zengin zamanını yaşıyor diyebilirim. Ama “Eleştirmen yok!” diyen de az değil. “Yokluk” yakınması bitmez bu ülkede. “Beni görmeyen zaten yoktur.” türü kırılgan narsizmler de bitmeyecek.
Temel Britannica, Tema Larousse gibi ansiklopedilerde yazarlık ve yayın kurulu üyeliği yaptınız. O günün şartları için bu muhteşem bir kaynaktı. Hâlâ evlerimizde olanlarımız bile vardır. Şimdi Google’lamak diye bir terime dönüşen internet tarayıcıları gerçeği var. Bilgi, anında elinizin altında. Kıymet ve değer ölçütünde bu konuyu nasıl değerlendirirsiniz?
Bilgiden, bilgi sahibi olmaktan, bilgi üretmekten şunu anlıyorum: Beynimiz evreni kuşatacak çapta bir değirmen taşına benzetilebilir. Üretilmiş bilgi tanecikleri, bu değirmenin öğüttüğü ürünlerdir. Bu tanecikler beyin değirmenine atılmamışsa o koca taş boşa döner; zamanla kendi kendini öğüterek aşınır, asal yeteneğini yitirir. Peki ama hangi bilgiyi öğütecektir bu devasa değirmen taşı? İhtiyaç duyduğumuzda Google’a serpiştirilmiş bilgi kırıntılarını alıp alelacele (fastfood), o taşın içine attıklarımızı mı?..
Bilgi bizimle yaşamalı. Onu zihnimizde, ruhumuzda, muhayyilemizde deneyimleyebilmeli. Gerçekliğini, geçerliliğini başka bilgilerle sınamanın yordamını bulmalı; yanlışlamalı ya da doğrulamalı, eksiğini-fazlasını tartmalı ki o bilgi bizim olabilsin. İşte böyle bir öğütme sürecinde ürettiğimiz fikir bizimdir diyebiliriz. Fastfood tüketimlerle bilgi obezi olmak başka, bilgiyle sağlıklı beslenmek başka. İkisi arasında uçurumlar var. Google bizi bu tembelliğin kurbanı ediyor ama suç araçlarda değil, bizdedir. Sonuçta kimse artık bilgiden, bilmekten sorumlu saymıyor kendini. Hepimiz hız kurbanlarıyız.
Sizce herkes yazmalı mı? Bu soruyu sormamdaki kasıt şu: Herkes ama herkes kitap çıkarıyor ve çıkarma derdinde. İyi bir okur olmaktansa alelâde bir kitap ortaya sunmak insanlara daha havalı geliyor. Bunun yanında bir popstar, bir siyasetçi, bir film ve televizyon yıldızı edebiyat mecralarında kendilerine kolayca yer bulabiliyorlar. Bunun sebebi elbette edebiyatın metalaştırılarak pazarlanmasını içeriyor. Ancak yazım işinin “herkes yapabilir” seviyesine düşürülmesi gibi bir sorun açığa çıkıyor. Bu konuda bize neler söylemek istersiniz?
Bence herkes yazmadan önce “sarhoş olmalı”! Yazmak sonra gelirse gelir. “Sarhoşluk” önerisi benim değil, Baudelaire’in. Aslı şöyle:
“Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda: Omuzlarımızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için, durmamacasına sarhoş olmalısınız. Ama neyle? Şarapla, şiirle ya da erdemle; nasıl isterseniz sarhoş olun.”
Ve bazı bazı bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üzerinde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş durumda uyanırsanız sorun yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun. Her kaçan şeye; inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun: “Saat kaç?” deyin. Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir karşılığını: “Sarhoş olma saatidir, zamanın inim inim inleten köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına! Şarapla, şiirle, ya da erdemle; nasıl isterseniz…”
Bu yanıt yeterli bence.
Yazmayı bırakmayı düşündüğünüz bir zaman, süreç yaşadınız mı? İnat etmeli mi, ara vermeli mi?
Bırakmayı değil de yazmaya başlamamayı düşünmüştüm gençken.
Çünkü severek okuduğum şiirlerden, yazılardan, romanlardan, bilimsel-düşünsel yapıtlardan daha iyisini yazamayacağımı düşünürdüm uzun yıllar. Şimdi daha iyisini yazdığım için mi yazıyorum? Hâşâ! Ama okuduklarımda aradığım bazı şeylerin tam karşılığını bulamadığımı sanarak yazıyorum. Bir tür içsel, zihinsel serüvenimi sürdürebilmek için… Yazmasam çıldırmam belki ama daha iyi bir seçenek de bilemiyorum. Bu soruyla ne zaman karşılaşsam Sait Faik aklıma geliyor: “Yazmasam çıldırırdım!” deme ihtiyacı duyan büyük usta! Balıkçılar arasında yaşanan bir haksızlığa tanık olmak yazdırmıştı onu da. Yazmak, haksızlık karşısında çıldırmaktan kurtulmanın bir imkânı olabilir mi diye sormaya devam edelim.
Teknik mi ilham mı? Hangisi daha iyi bir eser ortaya çıkarmamızı sağlar?
Teknik, emekle ulaşılan biçimdir; ilham(lar)sa yaratı yolculuğunun kendisidir. Eski inançlarda “ilham perileri” vardı, hemen hepsinde vardı. Yunan mitlerinde adları, özellikleri çok berrak tanımlanmıştı. O yüzden daha kullanışlı bir örnek olageldi. Bu periler, Hafıza Tanrıçası Mnemosyne’nin dokuz kızı. Dokuz perinin adları ve sorumluluk alanları şöyleydi: Kalliope (şiir), Klio (tarih), Pohymania (pandomim), Euterpe (flüt), Terpsikhore (mani ve dans), Erato (lirik söyleyiş), Melpomene (trajedi), Thaila (komedi), Ourania (astronomi). Şairlerin mutlaka bilmesi gereken dokuz farklı alanda çalışırdı bu periler. Yazana ve söyleyene tatlı dil bağışlamaktan bilgelik ve cesaret vermeye kadar genişleyen görevleri vardı bu perilerin. Eski ozanların hemen hepsi, bu perilere yalvarırcasına başlarlardı deyişler demeye. Aristoteles’in Poetika’sından sonra, daha önce yaratılmış olanların bir benzerini belli kalıplar içinde terkip etmek asıl marifeti sayıldı. Taklit, mimesis, yaratıcılığın aslı diye kabul edildi. Bunlar uzun tartışma konuları. Ama bizden önce yazılanlardan etkilenmeden, bu etkilenmenin endişesini yaşamadan yeni bir şey yaratmak zor. Resim için söyleneni hatırlayalım: “İyi bir manzara resmi manzaraya bakarak değil, manzara resimlerine bakarak yapılabilir.” Karac’oğlan gibi söylersek: “Kim var imiş ben yoğuken burada?” diye sorarak, onları bulup okuyarak yazılır. Yaratıcılığın içimizde doğması için önce etkilenmek, sarsılmak gerekli.
Bu etkilenmeyi yaşayabilmek için cesaretle özgürleşmek gerekli. Ama her şeyden önce Baudelaire’in önerdiği yerden başlamalı.
































































































































































































