Pencereden baktım, ağaçlar savruluyordu, serpiştiren kar taneleri yerini yağmura bırakmış, gökyüzü açılmaya başlamıştı. Floresanların aydınlattığı koridor tenhaydı; ilaç kokusu, tuvalet kokusuna karıştı, bir adam arabasını park ediyordu. Bahçedeki arabalara bakarken düşündüm, amcamla pek anımız yoktu, otuz yıl önce, Almanya’dan getirdiği yedek parçayı almak için gittiğimiz ev, havaalanında verdiği çikolatadan başka iz yoktu aklımda. Montumun yakasını kaldırdım, elimi cebime attım, canım sigara çekti, “Tam başlanacak zaman!” dedim. Babam, elinde şemsiye, morgun önünde başını sağa sola sallayarak soruları cevaplıyordu. Tırnağımı cama vurdum, ölümü düşündüm, yitip gitmeyi, var olmayı, yok olmayı, babamın anlattığı efsaneleri, Hz Ali’nin atı Düldül’ün ayak izlerini, kayalara bağlanan kayıkları, dedemi, uzun boylu, büyük büyük dedemi, köy köy gezen masalcıları… Ölüm, o güne değin duyduğum bir kelimeydi. Uzak bir akraba, bir komşu, daha önce morgun önünde hiç beklememiştim, ruhum daraldı, içim sıkıldı, koridora baktım, gelenler çoğalıyordu. Karolara yansıyan gölgesiyle, elinde bastonuyla biri yaklaştı sohbet edenlere, selamlayıp yavaş adımlarla pencerenin önüne geldi, saçı sakalı bembeyazdı, üstünde şayak bir palto vardı, ceketinin önünü açıp omzuna fiske vurdu. Usulca pencereye döndüm, kendi dünyama çekilmek istediğimi belli etmenin bin yolu vardı, birini yürürlüğe koydum, etrafı izledim, gökyüzü pembeleşiyordu…
“Kar topluyor!” dedi adam, kendinden emin, ilk cümleye önem verenlerin ciddiyetiyle.
Gözümü pembe bulutlardan alıp adama döndüm.
“………………….”
“Kar topluyor!” dedi tekrar.
“Bir yağıyor, bir duruyor, şöyle ince ince yağsa da her yeri kapatsa!” dedim kısık sesle.
Adam, gökyüzüne baktı, sakalını kaşıdı, bıyıklarının ucu tütünden sararmıştı, gülümsedi.
“Sen,” dedi, “Seyfettin’in oğlu musun?”
“Evet!”
“Çok benziyorsun, başınız sağ olsun!”
“…………….”
Adam, kalabalığa bakıp güldü, “Burada gülünür mü?” dedim içimden. Yüzünde, eski zaman büyücülerinin, masal anlatıcılarının izleri vardı, karşı konulmaz bir güven yayılıyordu gülüşünden, ışığın altında alın çizgileri giderek derinleşti.
“Babanın gençliğini bilirim,” dedi, “saçını kesmiştim yıllar evvel, Beşirli Kıranı’na gelmişti dedenle, bizim köyde öğretmendi baban, adım Celal, Celal Ağa derler, Radyocu Celal, Berber Celal, Gassal Celal, Masalcı Celal, sonra ismimin sonundaki al gitti, oldum Cel Ağa, çok anlattık diye mi oldu bilmem!”
Pencereye baktı, sakalını sıvazladı, yüzü iyice açılmıştı.
“Bak! Başladı, tam senin istediğin gibi, bu kar tutar!”
Arabaları eşitleyen beyazlığa baktım, “Ölüm gibi!” dedim, “Ölüm herkesi eşitler!”
Sabah namazı için camiye gitmiş, yaşlı adam, ne yapsın, yaya geçidini unutmuş, yola atlamış, dengesini kaybetmiş…………..
“Radyoevinde müstahdem olarak çalıştım otuz yıl, o yüzden radyocu derler bana, hatta şöyle söyleyeyim, köyde radyo çekmediğinde, Celal’in yaptığı iş bu kadar olur, deyip bana kızarlarmış!”
Dudaklarım tebessümle kıvrıldı, elimi çeneme götürüp gülüşümü gizledim, kar iyice artmış, rüzgârın etkisiyle savrula savrula yağmaya başlamıştı, uğultular arasında morgun kapısı açıldı, görevli, elinde tuttuğu kâğıdı kalabalığa salladı, çıt çıkmadı, herkes Cel Ağa’ya baktı, Cel Ağa, yaslandığı duvardan ayrılıp paltosunu kalabalıktan birine bıraktı, odaya girdi, bekleyenler kaldığı yerden devam etti. Karlara baktım, bir radyoevi hayal ettim, zift dökülmüş, talaş kaplı köy kahvesi, duvarda idare lambaları, elinde makasla babamın saçını kesen beyaz saçlı, sakallı Cel Ağa’yı döndürüp durdum zihnimde. Ölüm harici ne varsa düşünüyordum, uğultuyla hastane bahçesine biriken kar, yok olup giden amcamın yasını tutuyordu. Kapı açıldı, Cel Ağa, elini kuruladı, dirseğine topladığı gömleğin kollarını indirdi,
yakasını düzeltti, ceketini giydi, paltosunu aldı, omzuna vuranlara gülümseyip pencerenin önüne geldi.
“Bak evlat,” dedi, “tam istediğin gibi, bu hızla yağmaya devam ederse burada kalırız alimallah!” kaşıyla pervaza biriken karları gösterdi.
Kurduğum sahneye, Cel Ağa’nın gülüşünü, karlı yolları aşıp kahveye gelen misafirleri, kemençe kaydelerini, havaalanını, uçakları, kaybolan gemicileri, köy evini, Almanya’dan gelen parçayı almak için gittiğimiz evi, kütürdeyen sobayı, çikolata kâğıdını, çocukluğumu da ekledim…
“Ben, Metinganiya köyünden Celal Üstün, 67’de ilkokulu bitirme sınava girdim radyoevi için, sorulara baktım, sorular bana baktı, Türkiye’nin en büyük gölü neresidir? Düşündüm, düşündüm, düşündüm, benim o zamana kadar gördüğüm en büyük göl, Sera Gölü, başka yer görmüşlüğüm mü var, yazdım, çıktım, diplomayı aldım ama cevap yanlış, başımdan geçenleri anlattım kahvede, millet kırıldı gülmekten, çok ağlattım, çok güldürdüm insanları, belki ondan… Evim köprünün ayağındadır, size yakın, küçükken gelirdin babanla, marul, lahana, pırasa alırdınız, unuttun, unutur insan, yaşadığı ânın kıymetini bilmeyi unutur, unuturuz, ölüm var, ölüm kuştur gelir konar dallara, sonra gülmekle ağlamak kardeştir.”
Kapı açıldı, herkes kalktı, floresandan ara ara yayılan ışık, koridorun ortasında ağlayanların acılı yüzlerini aydınlatıp karartıyordu. Kar yağdıkça elektrik direkleri çatırdadı, pencereye döndüm, yanımda kimse yoktu, feryat figan ağlayanlar içimi dağladı, kendimi zorladım, ağlayamadım, yavaş yavaş kalabalığa döndüm, babam, koridorun sonunda lekeydi, titriyordu, hızla koştum, sarıldım, nefes nefeseydim…
“Başımız sağ olsun baba!” dedim hıçkırarak, tabutu cenaze arabasına koyduk, yeşil örtüye kar yağıyordu, sesler, ağıtlar rüzgârda uçuşup gidiyordu.
Herkes arabalara doluştu, mezarlığa gidilecekti, marşa bastım.
“Cel Ağa’yı göremedim baba!” dedim, “sanırım arabaya bindi!” babam uzun uzun baktı bana, burnunu çekti, nefesi kesilecekti, ağlamaya başladı.
“Cel Ağa,” dedi, güçlükle, “on yıl var öleli!”


