kurşun sesi kadar hızlı geçer yaşamak;
öyle zordur ki, kurşunu havada, sevgiyi de yürekte tutmak!
Murathan Mungan
Çehov’un dediği gibi, duvarda bir silah asılıysa o silah mutlaka patlamalı. Duvar ne, silah ne, nasıl patlar? Sorular sormayı seven zihnim basit bir cümleyi ömrümün karanlığında nasıl da benden saklar!
Hayatımın anlamını insanlara denk tutarak iyi mi yaptım bilmem, bildiğim bir şey varsa hayatımın herhangi bir döneminde yolumun hep buraya çıkacak olması. Yolcuyum ben. Kendim gibi Öz Yolcu adında bir karakter de yazdım. Size onu da anlattım. Yolcu olmak, ait olamamayı beraberinde getirir; ait olmak yolculuğa her çıktığında yaşadığın acıyı katlar. Tüm acısına rağmen ait olmak isteyen bir yolcuyum ben.
Yolcuların meskenleri olmaz. Bir oradadırlar, bir burada… Meskeni olmayanın duvarı da olmaz, sınırı da… Sınırı kalmayan bir insan olur mu? Ne mümkün! İnsan bu ya, kurduğu sanıları hakikat bilerek yaşar günbegün.
Gün gelir hayat, kader, yazı ya da adına her ne diyorsan, neye inanıyorsan kendi hakikatine inandırır seni. Elinde kümeler kalır. Kümelerin kesişimi, varlığındır! İnsan bu ya; oynamayı sever, hep meraklıdır, kurcalayıcıdır. Hayat, insana kümeleri sunar. İnsan, hayatın sunduğu bu şeye önce uzaktan bakar. Korkar! Ne belli, kümelerin ona zarar vermeyeceği? Ey benim dostum, deme böyle! İnsanın mekanizması belli!
Aslında insanlar da yolcudur. Sadece bazıları bunu kabul etmezler. Ölümlü olmak değildir insanın yolculuğunu açıklayan. İnsanın varoluşu ortada değil mi ayan beyan? Bazıları bu varoluşu dosdoğru kabul ederler. Ben de denedim bir zamanlar. Bazılarıysa reddederler. O ne büyük yıkım, kaç bedeni daha yutacak enkazlar? Ben gibi, Öz gibilerse önce kabul edip sonra değiştirmeye çalışırlar. İşte, hikâye burada başlar.
Varoluşunu kabul etmek, beklentisizliği beraberinde getirir; varoluşu reddetmekse vardığı hâlde tükenmeyi…
Özle ben yolcu olma detaylarımızı topladık hayatımız boyunca. Sanki dünya bir yapbozdu da biz başka bir yapboza ait parçalardık. Bunu, yirmili yaşlarımızda henüz anladık! Önce biz de olanı ve biteni anlamadık. Kafa kafaya verdik, içinden çıkılamayacağını düşündüğümüz bilmeceleri göreceğiniz en aptal ama bizce en akıllı “gözüken” yöntemlerle çözmeyi denedik. Çözümlerimizi hayatın değişik anlarına serpiştirdik. Onu ben yapmadım, Öz yaptı! Ben sadece duygularımla yaşadım. Aslen benim gibi olan Özse mantıklı yanım olmaya kararlıydı. :))
Biz yapboz parçaları topladık, hayat yapboz parçaları verdi. Biz elimizdeki parçaları, hayata vermeye çalıştık; hayat bize başka yapboz parçaları verdi… Küçüklüğümüzde “küme” dediklerimiz büyüyünce “yapboz” oldu. Kümeleri kesiştirip varlık ararken zihnimizde nereye ait olduğunu bilemediğimiz onca parça doldu. Taştık! Karşılıklı sorgulamalarımızı, diyaloglarımızı buraya taşıdık.
Belki dedik görürsek daha iyi anlarız. Geldiğimiz bu noktada, anladıysak da anladığımızı anlamadık. :))
Yolcuyduk biz! Esasen her insan yolcuydu. Bazıları hayatın verdiği parçalarla beklentisizce oynadı oyunu, bazıları hayatın tüm parçalarını kırıp yeni bir yapboz inşa etmeye çalışırken dağıttı kendi görsel uyumunu :)) Öz ve ben gibilerse bir yığın parçanın arasında boğulduk dostum. Hayatın verdiği yapboz parçaları vardı, kendi yapbozumuza takalım dedik, başaramadık; kendi parçalarımızı hayatın yapbozuna koyalım dedik, uyum sağlayamadık. Değiştirdik! Mademki yapboz parçalarını üreten makinelerdik o hâlde biz değişirsek yapbozlarımız da değişmez miydi? O hâlde hayata uyum sağlayamaz mıydık?.. Sağlayamadık! Önce kendi parçalarımızı kırıp beklentisizce hayatın parçalarıyla bir yapboz oluşturmalıydık. Sonra okuduk işte! Düşündük yine! Kendimize ait bir yapbozumuz olmayacaksa biz ne oluyor da nefes almalıydık? Çek(in)meceyi açtık. Kırdığımız parçaları düş-üncelerimizle birleştirdik. Düş-eceğimizi bilsek de birleştirmekten vazgeçmedik. Hayatın parçaları?
Hayat, kümeler ya da yapboz parçaları… Adına her ne dersen… Onlar, insanın sınırı. İnsan, sınırlı; bazen bunu unutabilir. Hayatın bir kümesi, bir parçası insanı kendine getirir. Çünkü bitmez!
İnsan bir yere kadar parça üretebilir, bir yere kadar kümelerle oynayabilir ama hayatın parçası da kümesi de bitmez. İnsan, dostum; hayatın bu üretkenliği karşısında hayatın kümelerini silmemeyi de parçalarını kırmamayı da öğrenir!
Biz de öğrendik. Kendi yapbozumuz olmalıydı ama hayatın parçalarını da görmezden gelemezdik. Eee dostum, tamam, güzel anlatıyorsun diyorsun, biliyorum. Unuttuğum bir şey yok mu? Hadi biraz düşün, anlattıklarımı sindir, soluklan; sana zaman tanıyorum.
…
Geldin mi? Hoş geldin! Hayat, oyuna gelmez değil mi? Kümelerle oynadık, yapboz parçalarıyla oynadık… Sınırı hayat öğretti. Sınırı biz fark etseydik zaten hayatla anlaşırdık ve bir hikâyemiz olmazdı belki. Sınırı hayat öğretti, kaybedeceğimiz şeyler olmalı değil mi? Oldu da… Kurşundan farkı kalmaz hayatın yapbozları olmadan kendi yapbozuyla mutlu, özgür yaşayan bir insan sınırlarla tanışırsa.
Bu kurşun, sadece hedeflendiği yere zarar verenlerden de olmaz. Çıktığı yeri de aşındırır. Aşınan yerden kurşun üretilmeye devam edilir, insan aşınır, yanlış yere nişan alınır! Bilmem, anlatabildim mi.
Hayatla oyuna giren insanın sonu, bir kurşun gibi aşınmak ve aşındırmaktır. Kurşun ateşlendiğinde mutlaka bir yere varır. Duvarda silah asılıysa kurşun mutlaka ateşlenir. Her kurşun zararlı mıdır? Herkesin ölümüne üzülmediğimize göre her kurşun da zararlı değildir. Hem bazen biz kurşun atmasak hayat bizi tarar? Kümeler, yapboz parçaları, kurşunlar… Yaş ilerledikçe insanın imgeleri de değişiyor mu ne? :))
İnsan, çok kurşun atar hayatı boyunca. Her çıkmazda bir kurşun… Ya bir gün cephane tükenirse? İnsan bazı kurşunlarını saklar o yüzden. Saklamalıdır yani! Ben saklamadım! Güvendim, feda ettim, düşündüm… Çok çabuk tükettim… Silahımı doğrultmayı düşündüm zihnime. Çünkü tükendim!.. Zaten beni tüketen düşüncelerim, geçmişim en başından beri asılı değil miydi zihnimde? Çehov duvarda bir silah asılıysa o silah mutlaka patlamalı dememiş miydi? Ben de patlatmaya karar verdim!
…
Kurşun sesi kadar hızlı geçti Özle hayatımız. Kurşunu havada tutabildik mi bilmem de sevgiyi yürekte tutan son atımlık kurşunumuzdur artık, hayatla tüm bağımız.
VEDA
Son atımlık kurşunumun sahibi olan herkese teşekkür ederim! Vardığım bu yerde, ben hayatın anlamını sizlerde buldum. Çok acı çektim ve bu düşüncem yüzünden daha çok acı çekeceğimi biliyorum ama sırf daha az acı çekeceğim diye daha az sevgi dolu bir insan olmak istemiyorum. Beni hatırlayacaksanız böyle hatırlayın, bilenleriniz zaten bilir…
*
Bu dergide bana yer alma imkânı sağlayan ve birbirimize sahici bağlarla bağlı olduğumuz Murat Abi’me, Nilay ve Beyza Abla’ma çok teşekkür ederim. Sizleri tanıdığım için, sizlerle bu kıymetli dergide çalıştığım için çok şanslıyım.
Bu dergi ile yolumun kesişmesine vesile olan Sahra Dergi’de beraber yol aldığımız ve hayatımın en güzel günlerini bana yaşatan, beni yeniden insanlarla buluşturan, bana güzel insanların olduğunu gösteren cânım dostlarım Aziz’e (Reisim), Zeynep’e (Başkan), Cansu’ya (Yoldaş); ne zaman dertlensek birbirimizi dinlediğimiz, varlığına şaşıracağım derecede sadık ve güzel kalpli dostum Beyza’ya; bana hayatın güzel olabileceğini gösteren, zamanıma neşe katan, zamansızlığımı kırdıran ve benim gibi kapılarla dolu bir hayatta penceresinde radyo dinleyip nefes almaya çalışan Fatma Nur’a çok teşekkür ederim. Siz olmasanız ben kiminle konuşurdum, kim benim en deli hâllerimi çekerdi? 🙂
Hayatımın en zor, çekilmez döneminde elimden tutan, bana sevgiyi gösteren Sibel Abla’ma ve Ferhat Enişte’me; her ruh hâlimi, nazımı çeken, benim ben olmamda hayatım boyunca büyük katkısı olan Canan Abla’ma; sevdiklerinden bir şey esirgememeyi, onlara kol kanat germeyi gördüğüm Necat Amca’ma, Şaban Abi’me, Uğur Abi’me çok teşekkür ederim.
Ve benim ben olmamı sağlayan ve adını mutlulukla, gururla anacağım; bu dünyanın en aydınlık yüzleri güzel öğretmenlerime çok teşekkür ederim.
Ve sevgili okur… Buluntu vasıtasıyla tanıdığım çok güzel yazan, iyi ki de yazan nice güzel insan… Sizlerden aldığım bir mesaj, sizlerle kurduğum bir iletişim günümü güzelleştirdi.
Günlerimin güzelleştiğini göre göre ömrümün güzelleşeceğine inancım arttı, umudum arttı.
Belki yüz yüze görüşebileceğim, şehrimde çok insan yok. Gerçek hayatta belki gerçekten çok yalnız biriyim ama sizlerle en saf hâlimle konuştum ben.
Sizin duygularınızı okudum, düşüncelerinizi okudum. Bazılarınızdan o kadar çok etkilendim ki defalarca okudum.
Hayatım beni zorladı. Bazılarınızı okuyamadığıma çok üzüldüm, daha fazla okumak istedim, istiyorum. Okuya okuya birbirimizi hiç görmeden tanıştık sizinle. Bazen ben küçük bir mesaj bıraktım size, bazen siz küçük sürprizler yaptınız bana. Ben sizi tanıdıkça güzelleştim, elimden geldiğince güzelleştirmeye de çalıştım ama :))
Ben bensem ve biraz olsun doğrultum düz ise bu, sizin sayenizdedir:
Öznur Altay, Elif Kubilay, Bülent Balık, Salih Çetin, Harun Topal, Osman Çalışkan, İsmail İkiz, Veysel Gökmen, Hüseyin Korkmaz, Mutasım Ateş, Nazan İnhanlı, İlknur Pelvan, Nesrin Turhanlar, Şerifiye Güneş, Çetin Akgün, Murat Akkuş, Muradiye Kekik, Gül Ural, Hikmet Yaşar, Caner Börekçi, Mustafa Doğruel, Safiye Ata Doğan, Mevlüt Çelik, Şermin İdacı, Cemal Altın, Nurbaki Aslan, Sibel Sağlam, Nihal Hondoroğlu, Dilek Uçar, Figen Uçaryılmaz, Muzaffer Maden, Yıldız Odabaşı, Mehmet Bahır Baba, Nihal Bingül, Hülya Yağdıran, Şükriye Hoca, Rukiye Efendioğlu, Orhan Hoca, Merve Kışlal, Saadettin Sanrı ve bize çam sakızı getirme sözü veren, kısa süreliğine tanışabildiğim Türkçe hocam…
Ve fakültemden değerli hocalarım Ertan Örgen, Eylem Ezgi Ahıskalı, Birsel Oruç Aslan, Ersoy Topuzkanamış, Sümer Aktan, Saadet Maltepe, Ruhi İnan, Gülcan Çetin, Ahmet Uysal, Ali Rıza Terzi, Handan Ürek, Hasan Hüseyin Şahan, Hasene Esra Yıldırır, Kemal Oğuz Er, Mustafa Öğe, Satı Kumartaşlıoğlu, Serkan Çankaya, Yıldız Kırımlı, Betül Alatlı.
*
Sevgiyle, saygıyla, özlemle…
Belki bir gün,
bir şiirin içinde rastlaşırız sizinle.
































































































































































































