OLDU MU BE BABACAN!

Ben ne vakit oturup, çocukluğumun kahramanı olan bu adamla içsem kızmakla hüzünlenmek, ağlamakla gülümsemek arası kalırım. Vazifem, durmadan susmak, anlattıklarını kafamın içindeki kayıt cihazına üst üste kaydetmektir. Dinlerim, gülümserim. Dinlerim, kendi derdimi unuturum. Susarım, bahtsızlığına içlenirim. Susarım, güldüğüne ağlarım.

Ağabeyim gibidir. Çok iyiliğini görmüşümdür. Haktan, insaniyetten yanadır. Unutmam.

Yaşam yontucusu derinden zımparalamıştır yüzünü, ellerini. Demircidir. İyi ustadır. Yalnız az biraz nanemolladır. Her işe yanaşmaz. Şantiye şantiye dolanır. İş çıkmazsa bağa bahçeye ırgat durur. Beceriklidir, elinden her iş gelir.

Dükkân aç diyenlere, bir de devlete vergi mi vereceğiz der, savuşturur. Demiri işlemekten çelikleşmiş parmaklarıyla kavrar rakı bardağını, sonra ağzında tifodan kalma yamukluğun ortasına götürür. Rakı ağzından boğazına aktıkça incecik boynundaki âdemelması ağır çekim filmleri imler. Sonra öyle bir oh çeker ki, dünya ona bağışlanmış sanırsın. Mutluluk durağında beklediği otobüs gelmiş insanlar gibi şen şakrak olur. Fakat o şen şakraklık bana bulaşmaz. Hikâyesinin esasını bilmemin hüznü işlenmiştir çünkü kalbime.

Beni sever. Niye, bilmem. Belki kitaplara olan düşkünlüğümden belki de ağlamayı bildiğimden. Bana her zaman bulaşmaz. Bilir. Sıkılır, içlenirim. Bugün ne olmuşsa olmuş işte, çocuklarla haber salmış. Beyzadeye uğrasın demiş. Günün yorgunluğunu dikişi eğreti bir sako gibi üzerime geçirip, gittim. Ön taraflar kalabalık. İti kopuğu, ipsizi sapsızı hep pencere önlerinde. Şamata, koftiden racon, yalan dolan gırla. Kokmaz bulaşmaz bir selam verip, ilerledim. En arka masalardan birine evrak dosyasına konulmuş önemsiz bir belge gibi ilişmiş. Kafası önünde, yorgun ve mahzun. Geldiğimin farkında değil.

Bir vakit esmerliğine tezat kar topağı gibi saçlarını, cılız, çökük omuzlarını, önündeki bardağı kavramış pençe hissi veren nasırlı ellerini izledim. Geldiğimin farkına varınca başını usul usul kaldırdı, karşısında beni görünce yorgun gözleri ışıyıverdi.

“Geldin mi babacan, otur hele otur” dedi.

Geldim demeye fırsat bırakmadan ocakçı Sarıların Süleyman’a bir işaret. Masada pek bir şey yok. Yarısı yenmiş, soğumuş beyti, süzme, salata malata. Oturdum. Sarıların Süleyman bardak koydu önüme. Pet şişeden kan gibi boğma rakı döktü. Masada buz muz yok. Zaten buzla içilmez bu meret. Ki, bir türlü alışamadım böylesini içmeye. Ama şimdi yeni rakı getirtsem, “Bizi mi burunluyon, babacan” diyecek. Mecbur, içeceğiz.

Henüz birincide. İkiyi bitirmeden dili çözülmez. Bilirim. El mecbur, o kıvama gelene kadar bekleyeceğiz. Hoş, anlatacakları ezberimde ya, yine de pürdikkat dinlerim. İte çakala anlatmaya kalkarsa reziller kendini. İstemem. Önce oğlandan konu açar. Çalışmıyor namussuz, askere de gitmiyorla açılışı yapar, o anası var ya o anası diye diye de morarık dudaklarını dişlerinin arasına kıstırır.

Oğlan, ne yaptı ettiyse okumadı, orta ikide terk etti okulu. Anasının biriciği, çükü çümbüllüsü. Her gün birası sigarası önüne gelecek. Evden yemek de beğenmez. İllaki döner dürüm ağzına sokuşturulacak. İş bul desen anasından aldığı iri, patlıcan kadar burnunu havaya dikip, gözlerini belertip, susacak.

Ayda bir jiletle çenesini tıraşlayan karısından pek söz açmaz. Belki de konuşmayı ayıpsar, bilemem. O ne kadar ince, kara kuruysa, kadın, enine boyuna ve beyazdır. Ondan da büyüktür. Rahmetli anası sağolsun, oğullarını hep kendilerinden büyük kadınlarla evermiştir. Sorsan; onun bileziği, ötekinin bağı bahçesi var derdi ihtiyarcık.

Sonraki mevzu mutlaka Edirne’den Yunanistan’a firar. Hem de askerken. Ve on iki eylül sabahı. Ona kalsa anasının yemin vermesiyle askere gitmeden önce mühim mevkilerdeymiş. Altında hücreler, sorumluluklar, afişlemeler, boykotlar filan. Kaçmasa tutuklanacakmış. Bana kalsa bildiğin saf, garip adamın teki. –bunu ona asla söylemem- Belki de birlikte kaçtığı arkadaşının hikâyesini uydurdu üstüne. Kim bilir? Eserekli adam vesselam. Her şey beklenir.

Uzun uzun Yunanistan’ı, kaldığı Lavron kampını söylerken bardağını hep “yamas” diye kaldırır. Neşelenir. Kazancakis’den mevzu açar, Girit’e gitmişliğinden, Zorba’nın ayak izlerinden… Türkiyeli devrimcilerin önemli şahsiyetleriyle tanıştığını, açlık grevlerini, Filistinlilerle Türkiyeliler arasında tercümanlık yaptığını, -ana dili Arapçadır- ne çok sevildiğini, Yunan hükümetinin ona ev ve iş yeri verdiğini, evlendiğini anlatır. Laf, orada bıraktığı Rum karısına ve iki kızına gelince ağlar. Buramdalar der, kalbini gösterir. O öyle söyleyince -belli etmem ama- gözlerim nemlenir.

Şimdiye bakmayın, düzen intizam düşmanıdır o zamanlar. İçinde cevval kurtlar kaynar. -İhtiyar anacığına sorsan hep o tifo illetinden bunlar der. Havale geçirdiği sıra o deyyus babası doktora eriştirmemiştir oğlunu.- Eserekliği, yoldan çıkmışlığı çok geçmeden ortaya çıkar. Çoluğu çocuğu, işi gücü boşlayıp daha içerilere yol alır. Fransa, Hollanda, Almanya derken bütün Avrupa’yı fellik fellik dolanır. Maceralar, yeni dostluklar, atlatılan badireler derken firarının üstünden yedi yıl geçer. Sonra bir hâller olur o yerinde durmaz adama, anasına Arapça seslenmeyi özler, yurt der, bacılarım, kardaşlarım der.

Etme, tutma diyenleri duymazlar. Atladığı gibi uçağa İstanbul’a iner. Emniyet anında enseler, onca şeyden sonra nedamet getirir ama yine de ezerler. Demez ama bilirim. Elektrik, buza yatırma, Filistin askısı, belki de cop. Dahası, cezaevi günleri, askerlikten kalan bakiye.

Hikâyenin burasında hep susar. Büyük yudumlarla içer boğma rakısını. Yeni bir sigara kıstırır morarık dudaklarına. Allah bilir aklına ne gelir. Anlatmaz. Bazen içimden sorarım: Neden yaşıtları, tertipleri değil de ben? Ner’den baksan aramızda yirmi yaş var. Suskunluğuma mı güvenir, yüreği kanatlı insanlara düşkünlüğüme mi, ağırbaşlılığıma mı, hüzünlü hikâyelere olan duyarlılığıma mı? Yoksa bir vakitler yeğeni Nurhan’ı bana söz kesmeye zorlamasına mı? Orasını kestiremem.

Üçüncü bardakta girizgâh askerlik dönüşüdür. Yurduna, anasına nasıl kavuştuğunu, anasına Arapça seslendiğindeki dilinden akan erinci anlatır. Üç beş gün aylak aylak gezdikten sonra, yoksulluğun ne menem bir şey olduğunu yeniden anlar. “Yunanistan’da iyiydik be babacan!” derken gözlerinde belli belirsiz pişmanlıkların gölgesi geçer. İyi kötü bir işe girer.

Anasıgil yeni bir delilik yapmasından korktuğundan köylülerinden biriyle nişanlarlar. Uyuşamadıklarından, o nişanlılığın üç ay sürdüğünden bahseder. Nedenini sormadan ekler; “E okumuyordu be babacan!” Şimdiki okuyor mu ki diye sormam. Neme gerek. Benim işim dinlemek.

Benden taraf sormaz, soruşturmaz. Yetmez mi bu küskünlük, ikinciye yelten, tek başına nereye kadar demez. Yalnızlığımı garipsemez. İlk ve son teşebbüse kendisi sebeptir. Ne zaman sohbet oraya uzasa, yarama üfler gibi omuzumu tıpışlar.

Dördüncü kadeh bittiğinde mevzunun yönünü ülke meselelerine çevirir. Bildiği ne varsa yarım yamalak döker masaya. Emek der, sömürü der, bu namussuzlar, akbabalar, kanımızı emenler diye diye, uzatır da uzatır. Sonra da bizden adam olmaza bağlar sözün sonunu. Ara ara konuştuğunu unutup oğlanı, anasını yeniden anlatır. Yorulduğunu, takatinin tükendiğini belli edercesine of çeker. Fakat sabah erkenden işe kalkacağını, pişmanlıklarını, bahtsızlığını, yoksulluğunu, oğlandan yana şansızlığını örsle çekiç arasına yatıracağını bilir.

Beşinciye müsaade etmem. Yeter bu kadar ağabey dedim mi ikiletmez. Bilmemem gerekenleri anlatır diye korkarım. Herkesin kalbinde bir pinçik sır kalsın isterim. Sonra beşinciyi içerse sağı solu da davet edebilir masaya. -tecrübeyle sabit- Gevezesi, adap bilmezi yanaşır. Huzurumuz bozulur.

Sohbetin sonuna doğru dili peltekleşir. Anlattıkları birbirine karışır. Ağzı daha bi yamulur. Gizliden hesabı öder, kalkalım mı ağabey derim. Elini cebine atmaya kalkışır, bir kaşımı kaldırıp engellerim. “Oldu mu be babacan!” deyip kahırlanır. Bu sefer de ben pışpışlarım omuzunu. O zaman ses etmez. Koluna girer, usul usul oturduğu sokağa, evinin kapısına ulaştırırım. Oğlan hiç umursamaz. Hep karısı karşılar. Muşmula gibi suratla… Önemsemem. Teslim eder, evime yollanırım.

Bugün de her şey ezberimdeki gibi oldu ama başka bir hâller sezdim ağabeyde. Bana anlatmaktan imtina ettiği bir sıkıntısı var gibi geldi. Anlattıkları tamam, neşelenişi, ağlamaklı oluşu filan, hepsi milimi milimine. Yalnız of çekişleri, durup durup göğsünü yumruklaması çok farklı bir sıkıntıya işaretti. Zorladım. Ağzından girip burnundan çıktım.

Bir daha seninle içmem diye ant içtim. Beni öyle dosdoğru ant içer görünce çözüldü. Tanışıklığımız boyunca ilk kez utana sıkıla sıkışığım dedi. Açıklamak istedi, gerek yok, hallederiz ağabey dediysem de anlattı. Oğlan, anası aracılığıyla şart koşmuş, askere ancak burnuma estetik yaptırırsanız giderim demiş. O öyle söyleyince gözümün önüne oğlunun patlıcan irisi burnu geldi. Bir gülmek yükseldi içimden ya, kendimi zor tuttum.

Benden olur alınca dünyanın yükünü sırtından indirmiş gibi rahatladı. Tutup yanaklarımdan, alnımdan öpüverdi. O beni öyle kardeşi gibi öpüverince kalbine doğru gülümsedim. Sonra götürüp karısına teslim ettim.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş