MODERN ZAMANLARIN DÜŞSATARI

“Ben düş satarım.” dedi oğlan kıza ve ekledi: “Kayaları, yalçın derinliklere yuvarlamanın keyfini bilir misin?
İşte tıpkı Nietzsche’nin dediği gibi, ben de uçmayı öğrenemeyenlere çabuk düşmeyi gösteriyorum. Kendisine şaşkın gözlerle bakan genç kıza: “Hadi kendimize içecek bir şeyler alalım, ben de sana bazı apokaliptik düşler anlatayım!”.

Kalabalığı yararak ilerleyip içeceklerin olduğu bölüme geldiler. Kitap fuarının ilk günü olduğu için çok kalabalıktı. Her ikisi de kitaplara bakarken konuşmaya dalmışlardı. Kalabalığın gürültüsü zaman zaman konuşmalarını bastırıyordu ve sesler birbirine karışıyordu. Yan sıralarda insanların gözden geçirdikleri kitaplar ve aşina sohbetler vardı: “globalleşen dünyada kısalan mesafeler” ya da ne bileyim “Heidegger’de varlık ile kastedilen neydi?” mesela! Bir başkası “Zaha Hadid büyük kayıp, çok erken gitti maalesef. Onun dekonstrüktivist desenleri arasında kaybolmak hoşuma gidiyor.” diyordu. O ara sahnenin ön saflarında gözlere çarpan uzun sakallı, gözlüklü, orta yaşın üstünde bir adamın “Evet, ben şairim!” dediğini duydular. İnsanoğlunun en ilkel duygularından birisi olan merak, herkesi irkiltti; biraz da rahatsız etmişti sanki. Duygularına hâkim olamayanlar kafalarını çevirip ona baktılar. Şairin duyguları değil de şekli nasıl olurdu acaba? Oğlan ve kız birbirlerine bakıp güldüler. Birinin yelkovanı itmesi gerekiyordu. İlk adım oğlandan geldi, kelimeler ağzından dökülmeye başladı. Konuşma ilerledikçe bulutlar alçalmış ve etraflarını sisten bir duvar örmüştü. Her bir kelime yapbozun parçaları gibi yerini buluyor ve anlam kazanıyordu. Her otobüs yolculuğunda muavinin bir peçeteye sarılı 70 derecelik limon kolonyası dağıttığı sahte bir tebessümün esir aldığı konuşmalar onlara ulaşmıyordu. Oğlan yosunlara şiirler yazdı, kuşların sıcak tüyleri arasında hayatı irdeledi.

Küçük dağınık sarı saçlı kızın gözlerinde ışıldayan mutluluğu buldu. Ama kız teslim olmadı. Bunlara inanmadığından değil, sadece maceracı ruhunun temkinli adımlarıydı bunlar. Oğlan bir ara durdu ve “Önceki hayatımda bir şamandım.” dedi. Kız, “Sana neden inanayım ki?” dedi. “Sen bir düş satıcısısın.” “Hayatımı böyle kazanıyorum.” dedi oğlan. “O hâlde şu an sen beni kullanıyorsun.”

Kızın hem maceracı hem de temkinli olması sarstı oğlanı. Ama dağa tırmanırken tuttuğun küçük taşların tepelerden aşağı yuvarlanması doğaldı. Sisyphos da her seferinde yeniden denememiş miydi zaten?

Konuyu değiştirdi oğlan. Her kış belirli zamanlarda şiir ve öykü seven arkadaşları ile buluştukları dağ evinden bahsetti ona. Güniz, Ali, Burak ve Meliha bu toplantıların müdavimiydi. Güniz, Ali, Burak, Meliha ve düşsatar; bir de dağ evi! Gündüz açık havada yürüyüşler yaparlar, doğanın yalnızlığına kendilerininkini eklerlerdi. Buluşmalarında gece boyu süren elma kokulu köpek öldüren sohbetlerini anlatmaya başladı oğlan. Gece yarısı mumları yakar, karşılıklı oturup sarının tonlarında birbirlerine şiirler okurlardı. Odada yanan şöminenin alev yalazı yüzünü yalayıp geçmişti bile zihninde. “Sen de bize katılmak ister miydin?” diye sordu genç adam.

Bu birçok kızın elinin tersiyle kolaylıkla itebileceği bir konu değildi. Enikonu sarıp sarmaladı kızı. Kırmızı şarabın damarlarında dolaştığını duyumsadı. Karanlık, odaya serpiştirilmiş şişman bir mum sarısı, güven duygusu veren, altında uzayıp giden tüylü bir halı ve gövdendeki enerjiyi akıtabileceğin birleşik bir çift el… Kız hızla bunları düşünürken duraksadı. Güniz’in yerine koydu bir an kendini, belki de Meliha’nın… Belki tipik bir manipülasyona kurban gidiyor, empati yapmaya yönlendiriliyordu. Ama kalabalığın içinde kendini güvende hissediyordu. Düşündüğü gecede her şey iyiydi. Konuşmaların uğultusundan mıdır yoksa dinlediği anlatıların çarpan etkisi mi bilinmez, kısa bir heyecan yaşadı. Sirenlerin, gemicileri tuzağına düşürdüğü gibi anlatılarıyla kendisini sarp kayalıklara doğru çekiyordu düşsatarın anlatıları. Kısa bir süre için ruhunu ötelere sürüklediğinde dahi düş satıcısının kazandığını fark etti. Oğlan defterini açıp küçük bir parça kopardı. Kendisiyle ilgili bilgileri yazdığı bu kâğıdı kızın avucuna bırakıp ayrılırken kızı yanağından hafifçe öptü. Baharı müjdeleyen kır papatyasının tazeliğini yüzlerinden sıyırarak kitapların üzerine serpiştirdiler. Kız onu belki arayacaktı, belki aramayacaktı. Belki de arkadaşlarına, hiç de gerçek olmayan düş satıcısının hikâyelerini anlatacaktı.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş