Bu dünya sırrını söylemez kimseye
Ömer Hayyam
Zamanın birinde, hiç olmadık bir yerde, eşiğinden geçilemeyen, sırrına erişilemeyen, kanatları sıkı sıkıya bağlı bir kapı varmış. Kaç anahtar sıraya girmiş, kaç sihirli sözcük yan yana gelmiş de hiçbiri kapının inadını kıramamış. Düzeni bozmaksızın kendi halinde öylece orada durmaktaymış bu kapı. Onun böyle durması sanki herkese dert olmuş, dert dile düşünce, efsaneler saçılmış ortaya, anlatılanlar kulaktan kulağa, dilden dile gezer olmuş. Hâl böyle olunca kapının geleni geçeni de artmış. Anlayacağınız duyan gelmiş. Kapının tokmağı yorulmuş, gövdesi yumruktan geçilmez olmuş. Açma arzusuyla tutuşanların bazısı meraktan delirmiş, bazısı da içeriye girebilmenin hayaliyle yetinmiş. Ömrünü içeride kilitli kalıp geçirdiğini kuranlar, rüyaları kâbus yapanlar da varmış. Altı üstü bir kapı… Açılmadığından değere binmiş. Oysa aşılamayan her engelin büyüsünü taşımaktan başka suçu yokmuş ki onun.
Kapı, gördüğü ilgi karşısında önce şaşırmış. Şaşkınlığı gitgide korkuya dönüşmüş. Korktukça direnmiş, direndikçe güçlenmiş. Onu öyle abartmış, öyle büyütmüşler ki dayasa kanatlarını, buyur etse içeri, beklediğiyle bulduğu kavuşmayan kalabalık hemencecik dağılıp gidermiş. O zaman yapayalnız kalır, ilgiyi yitirirmiş. İçi içini yese de durmaya karar vermiş. Dışarıdakiler de boş durmamış tabii. Merakı diğer duygularla karıştırmayı sürdürmüşler. Sonunda tutku tutuklamış hepsini.
Hiçbir karar, karar olarak kalmazmış ya uzun süre, zaman yürüdükçe kapı direncini yitirmeye başlamış. İş burada da kalmamış. Sır Kapısı, herkesin bir hamlesiyle açılan diğer kapıları kıskanmaya, gülümseyerek içeri aldığı yüzler hayal etmeye başlamış. Hayat böyleymiş işte. Herkes durduğu yerde düşler büyütürmüş.
Günler günleri kovalamış, zaman su misali akmış. Kapı yüzünden birbirine küsenler barışmış, birlik olmuş. Bulmuşlar kalınından uzunca bir kütük, yüklenmeye başlamışlar. İnsan tuhaf bir mahlûkmuş gerçekten. Her şey gözüyle görene, her şey bilene kadarmış ya, bu kapı ya açılacak ya açılacakmış. Gerçi kapı da istiyormuş bu işkencenin bitmesini ama karşısındaki öfkeden ürküyormuş.
Ah insanlar! Bir tek zordan ve zorbalıktan anlayan insanlar. Haydi, kalbinize düşmüyor da aklınıza da mı gelmiyor sevmek? Yok, illaki acıtacaksınız, kıracaksınız. Ama kıramamışlar, açamamışlar. Sadece yaralanmış kapı, üstelik bu defa izi kalmış.
Akşam çökmüş, herkes evine gitmiş. Dünya, güneşin etrafında kaç tur atmış, kimse saymamış. Bir gece kapının önünde bir gölge büyümüş. Sonra kapı çalınmaya başlamış. Evet, evet… Bu defa hiçbir vuruşa benzemeyen bir cesaretmiş sanki gelen. Bir yabancıymış tabii ki. Tesadüf, onca kapı arasından bizimkini seçmiş. Kapı, çalar çalar gider ne de olsa diye düşünedursun, “Kimse yok mu?” diyen bir ses duymuş. Kapı o an kendine gelmiş, pekâlâ bu kişi beklediği olabilirmiş.
Yabancı öyle yorgunmuş ki bir süre kapının önündeki boşluğa oturup soluklanmış. Ayakkabılarındaki çamuru temizlemeye başlamış. Kapı iyice şaşırmış, ne yapacağını bilememiş. Önünde duran bu kişi onu hiç zorlamamış, hiç yalvarmamış. Hemen karar vermeliymiş. Açılacak mıymış, direnecek mi? Yabancı tam kalkıp gidiyormuş ki kapı kulakları acıtan gıcırtısıyla açıvermiş kanatlarını. Çıkan sesin duyulmaması imkânsızmış. Kapı sevincinden pembeleşmeye başlamış. Göğü kaplayan ışık perdeleri aşıp herkesin bedenini sarmış. Ahali uyanmış, ışığın geldiği tarafa doğru yürümeye başlamış. Herkes bir anda kendini yalın ayak sokakta bulmuş. Ne olduğunu anladıklarında iş işten geçmiş, kapı onları yine gecenin karanlığına gömmüş. Nihayet kalabalığın merakı iki kat artmış.
“Kimdi acaba?”
“Kapı sahiden açıldı mı?”
“Ne dedi de açıldı?”
“İçeri giren bir gün çıkar mı dersin?”
“Çıkar da, ne vakit çıkar kim bilir?”
Öyle çok konuşmuşlar ki fikir fikir ayrılmış yollar. Dışarıdakiler için günler böyle geçip giderken içerideki çıkmak bilmemiş. Boş bulunmamak için nöbetleşe kapının başını beklemişler. Kapınınsa neşesine diyecek yokmuş. O, gelen yabancıyı yıllardır beklediği kişi saymış. Sırlarını tozlu sandıklardan çıkarıp bir bir ortaya saçmış. Sustuğu kadar konuşmuş, konuştukça söz kaplamış her yeri. Bir süre sonra anlatacak bir şeyi kalmamış, yıllardır yüzünü kaplayan hüzün dağılmış. Gerçek de o zaman ortaya çıkmış. Meğer onun eşiği bir rüyaya açılmaktaymış. Yabancı gözlerini yumar yummaz, dünya dünya olalı kimsenin görmediği rüyalar görmüş. Kaç gece, kaç gün bilinmez, uyumuş hiç uyanmadan. Ayıldığında karnı şefkatle doymuş da üstüne aşk şerbeti içmiş saymış kendini. Yorgunluğu çıkarıp atmış üstünden. Hâlinden memnun, kapının anlamlarından bihaber, gönlünü eylemiş bir süre.
Gün olmuş, an gelmiş… Yabancı kapıya, “Niye hiç gelenin, gidenin yok senin?” diye sormuş. Kapı şaşırmış tabii bu duruma. Meğer yabancı anlattıklarını hiç dinlememiş. Onca söz sanki dört duvar arasında olmayan bir rüzgâra binip gitmiş, suya yazılıp yitmiş. Yarası açılan kapı, kaybetmekten korktuğu için üşenmemiş, her şeyi bir kez daha anlatmış. Önüne toplanan kalabalığı, onu içeriye seçerek aldığını, ayrıcalıklı olduğunu, yoksa yıllardır eşiğinden bir kulun geçemediğini… Yabancının ağzı yayıldıkça yayılmış, sonra da kocaman kahkahalar atmış. Yetmemiş alay etmiş, aşağılamış. Dudakları birbirini bulunca ciddileşmiş, sert ve acımasız ses tonuyla, “Ben gidiyorum,” demiş. Bu vefasızlık karşısında kapının acıları, geçmişten gelmiş şimdiye yerleşmiş. Birden sırılsıklam olmuş kapı, gövdesinden akan yaşlar eşiğinden sokağa taşmış. Sokak önce sel, sonra nehir adını almış. Kapıda nöbet bekleyen genç yüzme bilmediğinden neredeyse boğulacakmış. Dışarıdakiler bulduğu en yüksek yere çıkmış, evdekiler pencerelerden sarkmış. Kapı, üstünde biriken gözleri görünce haykırmaya başlamış.
Gözyaşı bitince sokak yeniden ortaya çıkmış. Yabancıysa yüzsüz yüzünü alıp rüyaları cebine doldurup kaçmış. O an sanki deprem olmuş, her şey yerinden oynamış. Kapının yürek parçalayan ağıdı havaya karışmış. Acıyı ciğerine çeken ahalinin yüreğinden bir tel kopmuş.
Zaman yürümüş, olayın üstünü örtmüş. Herkes sırayla anlamını geri almış kapıdan. Bir sır da böylece çözülmüş. Kapı da bir daha açılmamış. Önünden bir kul dahi geçmemiş. Böyle olunca da dünya pembeleşmek şöyle dursun, yavaş yavaş solmaya başlamış. Geriye de yalnızca bu masal kalmış.
































































































































































































