Söyleşiye yetişmek için koşar adım yürümeye başlıyorum. Yağmur ağır ağır çiseliyor, adımlarımı hızlandırıyorum. Bu havada ağır ağır yürümeyi, yağmurda ıslanmayı severim fakat içine gireceğim topluluk bu doğallığı kaldırmaz, diye düşünüyorum. Kitabevinin olduğu dik yokuşlu caddede, tepsisini kaldırıma açmış kara yağız delikanlının midyelerinden iki tane yiyorum. Şiveli ağzıyla bu civarın en güzel midyelerinin kendisinde olduğunu söylüyor. Oysaki midyelerin bayat olduğunu bal gibi biliyor. Delikanlının gözünün içinde kendi toprağıma dokunuyorum. Şimdi durup bir hikaye iliştireceğim çocuğun yüzündeki masum yalancıya, fakat vaktim yok. Kitabevine vardığımda, kapıda her söyleşide karşılaştığım grubu görüyorum. Bu insanları her etkinlikte, imza gününde görüyorum. Hatta artık sessiz bir selamlaşma bile var aramızda. Selam verip hızlıca söyleşi salonuna giden merdivenlerden aşağı iniyorum. Arka koltuklardan, dikkat çekmeyeceğim bir noktaya oturuyorum.
Kitabı henüz çıkmış bir yazar, elini ayağını nereye koyacağını bilmeden konuşmaya çalışıyor. Bu cemiyete ait olmadığını biliyor fakat bunu kabul edemediği bir eziklikle abartılı bir ukalalık sergilemeye çalışıyor. Üzerindeki turuncu gömlek ve siyah pantolonu, serçe parmağı uzunluğundaki saçları, gözlerinin üstüne çektiği likit, “ben de sizler gibiyim” diye ikna etmeye çalışıyor. Moderatör, entelektüel diye adlandırılan tiplerden. Herkes dersine çalışıp gelmiş. Kitaptaki karakterleri, olayları ve nerde ne söylediklerini ezberlemiş. Ben kitabın doğrudan hiçbir cümlesini tam olarak hatırlamıyorum fakat neler hissettirdiğini uzun uzun yorumlayabilirim. Yazarı yıllardır bildiğim, vaktiyle yaşadığım coğrafyadan tanıyorum. O coğrafyanın insanları kimlikleriyle kabul görmeyince görünüşleriyle veya bilge tavırlarıyla varlığını kabul ettirmeye çalışırlar.
Sıra okurların sorularına geliyor ve dikkatle soru soran kişileri inceliyorum. Tek tip giyim, tek tip konuşma üslubu, tek tip sorular… Hiçbirinde bir farklılık göremiyorum. Söz alan biri, bir öncekinin sorduğu soruyu farklı şekillerde yorumlayarak yine soruyor. Bu insanların hepsinin birbirinin intihali olduğuna karar veriyorum.
“Kitabı yazarken amacınız neydi?”
“Ne zaman yazar olmaya karar verdiniz?”
“Bu roman otobiyografik mi?”
“Kitabınızı okudum ve çok beğendim. Hiç ajitasyon yapmamışsınız.”
İşte beni dalgınlığımdan sıyıran yorum:
“Hiç ajitasyon yapmamışsınız.”
Neredeyse orada konuşan herkesin ortak yorumunun bu cümle olduğunu fark ediyorum. Yazılarıma gönderdiğim dergilerin birçoğunun cevap olarak söyledikleri şey de buydu: “Neden hep acıklı şeyler yazıyorsunuz?” Hafızamı hızlıca yoklamaya, yazarın kitabını gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Bana göre hikayedeki karakterler gereğinden fazla kötülüğe maruz kalmış, olaylar oldukça acıklı. Bir hikaye nasıl yazılırsa duyguları sömürmez? Birinin çektiği acıları, maruz kaldığı hakaretleri, şiddeti, adaletsizlikleri, tecavüzleri kaleme alırken nasıl süsleyerek anlatabilir ki? Yazmak; iç dökmek veya dökemeyenlerin dili olmak değil mi? Duyguları sömürmemek için süslü bir anlatım gerekiyor. Ben işte bunu hiç beceremiyorum. Herkese mutlu ve renkli hikayeler yakıştırıyorum fakat yalan söyleyemiyorum.
Peki ya “roman otobiyografik mi?” diye soran hanımefendiye ne demeli? Kitabını tanıtırken her soruya “bizim oralarda böyledir” diye cümleye başlayan bir yazarın kendi yaşadıklarını anlatmış olduğunu bilemeyecek kadar aptal mı, yoksa alenen açıklanmamış bir sırrı ortaya çıkarmak gibi ucuz kahramanlık peşinde mi? Kadının yüzüne bakınca ikinci sorumun cevabını aldığımı hissediyorum. Sanırım romanlar otobiyografik olunca ortaya utanacak bir yazar çıkıyor. Ya da kitabın karakterini kanlı canlı karşısında görmeyen okur, yaşanılanların ütopik olduğunu sanıp duygularının sömürüldüğünü düşünüyor. İnsanların refah içinde olduğu yalanını okumak, vicdanı yerinden oynatacak bir gerçekliğe kurban ediliyor.
Söyleşi bittikten sonra herkes yazarın önünde imza almak üzere sıraya dizilmeye başlıyor. Ben ise yetiştirmek üzere olduğum inceleme için merdivenleri hızlıca çıkıyorum. Yağmur iyice bastırmış. Kaldırımda yağmurdan sırılsıklam olmuş bir sokak köpeğinin yanına oturuyorum. Köpek yüzüne “buraların müdavimi benim,” der gibi bir ifade takınmış. Başını avuçlarıma alıp “Yalan söyleme dostum, senden daha cengaver bir köpek gelip yerini alacak diye ödün kopuyor,” diyorum. Yüzüme tatlı tatlı bakıp gülümsüyor. Hızlı adımlarla durağa doğru yürüyorum. Durakta otobüs bekleyen insanların yüzlerindeki; kiminin telaşlı, kiminin umursamaz, kiminin sahte, kiminin çaresiz bakışlarına dalıyorum. Otobüs gelir gelmez yolcuların binmek için birbirini ezmeye başladığını görünce her gün tekrar eden bu vahim sahneyi zihnimden silmeye çalışıyorum.
Çaprazımda oturan yaşlı teyzenin de bir zamanlar genç kız olduğunu, çıplak ayaklarla çölün üzerinde dans ettiğini hayal ediyorum. Oysa teyzeye çölde dans etmek desem, elindeki bir poşet ilacı gösterip iç çekerdi. Hemen yanında oturan, elinde resim dosyası ve üzerinde sanatçılara has şalıyla güzel sanatlar öğrencisi olduğunu düşündüğüm kıza arada kaçamak bakışlar atarken onun Sen Nehri’nin kıyısında oturmuş gökyüzünü istediği renklerle resmettiğini düşlüyorum. Fakat kızın içli içli ağladığını fark edince hayal ettiğim o sahne gözüme, oturduğum koltuktan Sen Nehri kadar uzak bir mesafe olarak görünüyor. Hemen sağımda ayakta duran kırklı yaşlarda, elinde inşaat malzemeleri, üzerinde üstü boya lekeleriyle dolu tulumlu adama bakıyorum. Adamın telefonu çalınca konuştuklarına kulak kabartıyor ve birden fazla çocuğu olduğunu, babaları gelmeden yemeğe oturmadıklarını, karısına mahalledeki manavdan “her zamankinden” dediği ama ne olduğunu kestiremediğim bir şeyler alacağını duyuyorum. Saçları kırlaşmış ama sakallarında neredeyse hiç siyah kalmamış olan bu adama daha uzun bakıyorum. Aklıma babamın “Saçlar irsî, sakallar dertten beyazlar,” dediği geliyor. Bu adama hikâye yazmıyorum, sadece diliyorum; sağlıklı çocuklar, akmayan bir tavan, sevgi dolu bir eş, simsiyah sakallar…
Otobüsten inip evimin sokağına giriyorum. Yağmur biraz daha dinmiş, yerini hafif bir esintiye bırakmış. Binaya girmeden evvel sabah okula yetişmeye çalışırken lafını yarıda kesmek zorunda kaldığım bakkalın eşine selam vermek için dükkâna giriyorum. Kadın elinde iğne oyası türkü mırıldanıyor.
“Nasılsın Hayat abla, kusura bakma sabah çok ayıp ettim. Derse geç kalmıştım, acelem vardı.”
“Ne ayıbı kızım, sen öğrencisin. Öğrencinin kusuru olur mu hiç? Ah be kızım ne yalan söyleyeyim bu sabah arkandan bakınca çok imrendim sana. Ne olurdu ben de okusaydım, diye içlendim.”
“Kaç yaşına kadar okudun sen abla?”
“Liseyi bitirdikten sonra nişanlandım. Babam, nişanlın müsaade ederse oku, dedi. Sabri, çalışan kadın istemem ben, dedi. Ben de ne yapayım çok seviyordum, kıramadım Sabri’yi.”
“Evlendikten sonra hiç diretmedin mi?”
“Bir iki söyledim de oralı olmadı, benim de bir yerden sonra umurumda olmadı. Madem çalışan kadın istemiyor, o zaman oturup bana baksın, dedim. Şimdi bu dükkânı nasıl döndürecek diye düşünüyorum, başını kaşıyacak zamanı yok. Ben de çalışıyor olsaydım, destek olurdum.”
Çalıştığının ve hatta hayattaki en zor işlerden birini yapıyor olduğunun farkında olmayan bu kadının yüzüne bakıyorum. Uğradığım zamanlarda çoğunlukla dükkânda Hayat abla oluyor, olmadığı zamanlarda da Sabri abiden, evdeki işlerden birini yapıyor olduğunu öğreniyorum. Hayat abla gibi yaşamının zorlu süreçlerden geçtiğinin farkında olmayan, yorgunluklarını normali haline getirmiş bu kendine yalancı insanları da sarsmak istiyorum. Söyleyecek onlarca cümlem var fakat zihnim o kadar yorgun ki, tek kelime etmeden iyi akşamlar dileyip dükkândan çıkıyorum.
Daireden içeri girdiğimde üstümü başımı değiştirip zaman kaybetmeden çalışma masama oturuyorum. Kitap hakkında yazmaya başladığım incelemeyi bitiriyorum. Uzun zamandır yazdığım fakat acıklı olduğunu söyledikleri öykülerimi başka bir klasöre aktarıp yeni bir dosya açıyorum. Mutfaktan kendime bir kahve yapıp balkona çıkıyorum. Uzun uzun şehrin manzarasını seyrediyor, ruhumu binalardaki evlerin camından içeri sızdırıyorum. Zihnimi hakikatlerden temizleyip tekrar masanın başına geçiyorum. Yeni açtığım dosyamın başlığını atıyorum:
“Polyanna’ların Öyküsü”
































































































































































































