60’lı yılların başında, geniş tarlalar kıyısında, yemyeşil bir bahçe içerisinde, sırtını hızar işletmelerinden birine vermiş, önünden ince bir derenin kıvrıla kıvrıla aktığı iki odalı, ahşaptan duvarları olan, damı çinko bir evde yedi çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak doğmuşum.
Evimizin bulunduğu bahçenin bir yanında vurdulu kırdılı karate filmlerini, ara sıra da Yılmaz Güney filmlerini, gösteren bir yazlık sinema, diğer yanında ise horoz döğüşü yaptırılan mahallenin kabadayılarının da takıldığı, ara ara gazelhanların ve yerel türkücülerin kendilerini tanıtmak için hazır masalarda demlenenlerden seyirci devşirdiği bir kahvehane bulunurdu. Rast gazelhan Tarsuslu Abdülkerim’in henüz İstanbul Müzikçiler Çarşısı’na gitmeden bu kahvehanelerin tedrisatından geçtiği rivayet edilir. Yıllar sonra müziğe daha yatkın olduğum yaşlarda ve sesinin rengine ve oktavına hayran olduğum Abdülkerim’in esas işinin müezzinlik olduğunu öğrendiğimde nasıl şaşırdığımı hala hatırlarım. Sırası gelmişken onun seslendirdiği, sözleri ve bestesi Zeki Duygulu’ya ait olan güzel bir gazeli sizlerle paylaşmak isterim:
“Bekledim gurbette uzak yollarını/ Kim bilir kim sarıyor şimdi beyaz kollarını/ Ruhumun kaç gecedir yandı hasret ateşi/ Ah ne olur aşkıma açsaydın biraz kollarını”
Yaz aylarında gündüzleyin en büyük eğlencemiz, dere boyunca ilerleyip evimizden görünmeyecek kadar uzağa vardığımızda, giysilerimizi çıkarıp derede yıkanmaktı. Bu eğlencemiz evde anlaşıldığında sonunun kötek olduğunu bilirdik, fakat gene de hemen her gün evden gizli gizli kaçardık oralara; ta ki karanlık çökene kadar çeşit çeşit oyunlar uydurur, saatlerce oynardık dere kenarında. Bu oyunlardan biri de “Alan Attı” idi. Aramızdan birinin giysisini suya atardık. Kıyafetleri dereyi boylayan çocuk, durumu fark edip de “Kim attı?” diye adeta çığırınca hep birlikte el çırparak “Alan Attı!” diye bağırmaktan başka yaratıcılığı olmayan bu oyun, oyunlarımızın en kralıydı. 40-45 derece kavurucu Çukurova sıcağında, pek serinletici ve bir o kadar eğlenceli olan oyun sonrasında, bir iki saatte giysilerimiz kururdu da sessizce eve döner, göz önünde durmamaya çalışırdık. Çoğu zaman eve dönmüş olmamızın fark edilmemesiyle yırtardık kötekten. Yetişkin erkekler, abiler, amcalar, babalar çarşıdaki dükkânlarda sabahtan akşama kadar çalıştıkları için bahçede ve evlerde kadınlar çalışırlardı. Dereden geldiğimiz bazı günler tırnak ucuyla kolumuza bir çizik atardı annem. Eğer kolumuzda çizik izi oluşursa ki çoğu zaman oluşurdu, işte kötek habercisiydi o iz.
Hızar işletmelerinin arka sahalarında yığılı bulunan ağaç kütüklerine tırmanıp yüksek duvarların üstünden görebildiğimiz kadarıyla sinemayı izlemek en kral etkinliğimizdi. Ancak bu etkinliğimiz büyükler tarafından sürekli engellenirdi. Tabii ki korkarlardı büyükler çoğu zaman. Kütüklerin yerlerinden oynamasının yaratacağı tehlikenin farkındaydılar çünkü. Sinemacılar en sonunda hala aklıma geldiğinde çok güldüğüm bir çözüm buldular ve sinema alanını çevreleyen beş metre yüksekliğindeki duvarın üstüne iki metrelik ek bir perde germek zorunda kaldılar. Tabii bu da bize engel olamazdı, çünkü reklam olsun diye yüksek sesle oynattıkları film, ışığa hücum eden sinek gibi yanına çekiyordu bizi ve biz çocuktuk…
Yağan yağmurla dolup taşan derenin kenarındaki patika yolu çoğu zaman kapattığı olurdu. Sanırım büyükler buna hiçbir zaman çözüm bulamayacaklarmış gibi gelirdi bana. Böyle günlerde dışarı çıkmamıza izin verilmez ve gürül gürül yanan kuzinenin etrafında toplaşıp nenemin güngörmüş tatlı sesiyle daha çok Arapça, bazı zamanlar Türkçe anlattığı masalları dinlerdik.
60’lı yıllar biterken o kadar çok yağmur yağdı ki gökten yağmur değil, bütün toprakları deniz yapmak istercesine su ordusu yağıyordu. O zamanlar kırk gün sürdüğü biliniyor.
Toroslardan Akdeniz’e kıvrılarak akan Berdan nehrinin bir kolu olduğunu sonradan öğreneceğim bizim mini dere, büyümüş büyümüş de bir canavara dönüşmüş ve evlerimizi, odalarımızı, alıp götürüyordu. Yukarı mahalleden koşup gelmişler suyun önünden bizleri ikişer üçer çekip almışlar, sarıp sarmalamışlar ve evlerine götürmüşler. O günlerden iki görüntü hiç çıkmıyor zihnimden. Birincisi rahmetli babamın her gün üzerinde yemek yediğimiz yer soframızı akıp giden sudan kurtardığı an. İkinci görüntüde üç kardeş el ele derenin ötesindeki sokağın başında durmuşuz, bize felaket olan yağmur altında. Çocukluğumuzun belki son oyunuydu bu; evet, alan atmıştı.
































































































































































































