TÜRK MODERNLEŞMESİNİN İRONİK ELEŞTİRİSİ, SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ

Siz değerli okurlarımıza dergimizin çıkış öyküsünü anlattığımızda “özgünlük” konusu üzerinde durduğumuzdan bahsetmiştik. Bu minvalde her bir sayımızda Dünya Edebiyatı ve Türk Edebiyatımızın güzide roman ve öykü türündeki kitaplarının baş karakterleri ile sanki aramızdalarmış gibi röportaj yapıp sizlere sunmayı hedefliyoruz. İlk sayımızda Ahmet Hamdi TANPINAR’ın edebiyatımızdaki kült eseri “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün baş karakteri Hayri İrdal Beyefendiye yer verdik. Bizi heyecanlandıran bu çalışmamızı, beğenilerinize sunuyoruz. Keyifli okumalar.

1. Onu adeta kişileştirerek Mübarek adıyla çağırdığınız saatin hayatınızdaki yeri malum. İnsan ve eşya arasındaki bu bağ, değer vermek ve hatıra bağlamında nasıl değerlendirilebilir? Eşyaya mana yüklenmeli midir?

Bizimkisi belki biraz mübalağalı olmuş olabilir, bir kader gibi razı geldik Mübarek’e. Haddinden fazla değer yükledik, ilahlaştırdık. Lakin insan kalbi ve beyni için hatıralar muazzam şeylerdir. Bu, bir an olabileceği gibi bir eşya da olabilir. Eşyaya yüklenen anlam o anın güzelliğine şahit oluşundan ötürüdür. Bir eşyaya “dededen kalma” diyebilmenin insanda oluşturduğu o onore edici hissiyat yadsınabilir mi soruyorum size? Mübarek’e gelince; hem cefa çektiren hem sefa sürdüren bir eşya olarak ben yaşadıkça bende yaşamaya devam edecektir.

2. İlk eşiniz Emine Hanım ve ikinci evliliğiniz Pakize Hanım. Her ikisi de hayatınıza bir şeyler katmış ve belki de eksiltmiştir. Yine de özel değilse şu an hangisinin yanınızda olmasını isterdiniz?

Eğer bu soruyu sormaktaki niyetiniz gerçek aşk ve sevgiyi irdelemek ise şüphesiz Emine’yi isterdim. Kıt kanaat bir yaşam içinde beni sevdi, bekledi. Benim için kaygılandı. Düşünün ki bendenizi olduğum gibi kabullenip bana katlanma nezaketi gösterdi. Bundan daha evla ne olabilirdi? Gel gör ki Pakize bana bu çivisi çıkmış dünyanın içinde olduğum gibi değil olmam gereken kişi gibi davranmam gerektiğini gösterdi. Bu elbette kötü gibi gelebilir ancak düzeni bozuk bu dünyaya katlanabilmenin yolu böyle davranmaktan geçiyordu. Onun bu yapay motivasyonu olmasa o günlerde hayatımı güzelleştiren imkânların sahibi olmayabilirdim. Hülasa her insan bir ders bizim için.

3. Şerbetçibaşı Elması yalanınız sizi önce mahkemelere sonra deliler hastanesine kadar düşürdü. Yalan söylememek üzerine eminim bize tavsiyeleriniz olacaktır?

Aslında yukarıda sorduğunuz menfaat sorusu ile ilintilenebilir bu soru. Hani derler ya, paran varsa insanlar seni tanır, paran yoksa sen insanları tanırsın diye. Tam da bu sebepten ötürü olmayan bir varlığı var gibi gösterip itibar görmek istedim. Saygı görmek istedim. Nitekim gördüm de. Ancak sonrasında olanlar bir yalanın bir insanın hayatını nasıl karartabileceğinin göstergesi oldu. Bir insanın hayatta yiyebileceği en büyük çelme, kendi yalanının ayağına dolaşmasıdır. Bu çelmeyi yememek için acı da olsa gerçeği tercih edin.

4. Doktor arkadaşınız Ramiz Bey’in size söylediği “psikanaliz çıktı çıkalı herkes biraz hastadır” sözüne günümüzü de göz önüne aldığımızda katılıyor musunuz?

Ramiz’in elinden zor kurtulduğumu varsayarsak o günün şartlarında bunu kabullenmem elbette imkânsızdı. Fakat Ramiz beni yendi. Zorla da olsa benim bu yöntemi kabul etmemi sağladı. Nihayetinde de “baba psikozu” bunun doğrulayıcısı oldu. Babamın gölgesi hayatımı etkileyen gizli bir hastalık gibi ruhumun derinliklerinde yatıyordu. Onu yenmek, onunla karşı karşıya gelip onu yenmek beni daha iyi bir hale soktu. Bilinmeyen bir ruhsal bozukluğun mevcudiyetini reddetmek onun daha irileşmesine sebebiyet verecektir. Bu sebeple aziz dostumun sözüne, bana o zor hastane günlerimi anımsatsa da, katılıyorum.

5. Doktor Ramiz Bey’in üzerinizde uyguladığı teknik sonucu bilinçaltınızda babanızla ilgili sorunların olduğu ve bunu yansıttığınızı öğrendiniz? Siz de babasınız, çocuklarla ilişkilerinizi değerlendirdiğinizde kendinizi nasıl bir baba modeline koyuyorsunuz. İdeal olan gelenekselcilik mi yoksa modernlik mi?

Bu soru benim için zorlayıcı çünkü gelenekselci bir kuşaktan gelip çağın gerekleri sonucu değişmeye zorlanan, buna alışan ve bunun gereklerine göre hareket etmeye başlayan, arada kalmış bir kişi olarak ne söylemeliyim bilmiyorum açıkçası. Düşünün ki radyoyu bile dayanılmaz buluyordum. Şu an her şey bambaşka bir hal aldı. Tüm bu gelişmeler ister istemez yaşantınıza, dolayısı ile aile yapınız, aile bağınıza kadar sirayet ediyor. Oğlum Ahmet ile saat evlerin mimarisi için yaptığımız çalışmalar neticesinde yakınlaşıp buzları bir nebze eritmiştik. Kızım Zehra zaten yanımdaydı. Belki babalık konusunda eksikliklerim çok oldu lakin onları hep sevdim ve ikiletmedim.

6. Gerek halanızın trajikomik dirilme hikâyesi, gerekse Abdüsselam Bey’in kızınız Zehra’ya vasiyetnamesi ile vuku bulan olaylarda miras işlerinde herkesin birbirine düşmesinden sonra kendinizi mahkemede buldunuz. Bu hep böyle midir? İnsanların para, mal, mülk sevdası kan bağından bile mi ağır basar?

İş hep böyle süregelir. Abdüsselam Bey ile münasebetimizi biliyorsunuz, biz asla onunla kalmak istemedik hep ayrı evde durmanın planları yaptık. Ne var ki yalnız kalmasına da içimiz elvermedi. Zor günlerinde yanında olmayan evlatları iş mala mülke gelince sırtlanın avına üşüşmesi gibi üşüştüler. Ki rahmetlinin unutkanlığı ve kızımız Zehra’yı validesi olarak görmesi yüzünden iş buralara gelmişti. Bizim maddi bir beklentimiz asla olmadı. Halam konusunda da biraz babamın tutumu yüzünden biz arada kaynadık. Hülasa işin içine para girince insan babasını bile tanımaz oluyor üstadım.

7. Gelenekçi bir yapıda olmanıza rağmen yenilikçi bir hareketle Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün kuruluşunda yer aldınız. Yenilik hakkında düşünceleriniz neler?

Yenilik kaçınılmaz, insanlar yeniliği kendilerine ucu dokunmamak şartıyla seviyorlar. Ancak ben bir zamanlar yeniliğin aksini savunan taraftaydım. Fakat öğrendim ki bilmemiz gereken bir şey varsa o da yenilik karşısında uğrayacağımız mağlubiyettir. Çünkü yeniliğin kıstasları bizim dışımızdadır, istesek de istemesek de bu olur. Dün radyoya kızıyorken bugün televizyonlar, bilgisayarlar var. Ne yapmalı? Saatleri Ayarlama Enstitüsü de elbette yenilikçi bir hareketti, ancak buradaki ana tema Halit Ayarcı’nın bu iş için beni ikna etmesi ve esasen alacağım paraydı. Sebeplerini biliyorsunuz. Yoksa vizyonel bir fikir ile kuruma girmeyi kabul ettiğim söylenemez.

8. Taviz vermek deyimi sizi rahatsız eder mi? Çünkü olmadığınız bir kişi olup birçok konu yönlendirmesine yol açtı. Eşiniz Pakize, baldızınız, dostunuz Halit Ayarcı. Hepsi bu durumdan faydalandı mı sizce?

Şüphesiz ki taviz vermek doğurgan bir yapıya sahiptir. Bir kere müsaade ettiyseniz diğerleri de ardı ardına geliyor. Tabii siz de bundan yarar sağladığınız için sesiniz çıkmıyor yahut çıkamıyor. Pakize Hanım ile evdeki huzursuzluğumuzun bitmesine yol açan şey benim kendimden ödün vermem, onların istediği kişi olmamdan kaynaklıydı. Baldızım tarafından sevilmem, Halit Ayarcı tarafından sevilmem… Belki kızım Zehra tarafından bile sevilmemin gerçek sebebi onların suyuna gidip kendim olmayışımdı. Bakıyorsunuz ki herkes memnun, siz de bu formda daha mutlusunuz, salıyorsunuz bir yerden sonra. Suni de olsa huzur huzurdur efendim.

9. Günümüzde neredeyse her mecrada bir adamsendecilik söz konusudur. Torpil dediğimiz şey her yerde. İşin, ehline verilmeyip ahbap-çavuş ilişkisine dayandırıldığı yerlerde bozulmaların olması kaçınılmaz. Siz de Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün kadrolarını oluştururken dostunuz Halit Bey ile aynı yoldan gittiniz. Bu konuda bir pişmanlığınız var mı? Neler söylersiniz?

Doğrusunu isterseniz bunun savunulacak bir yanı yok. Sadece şunu belirtmek istiyorum: Enstitüyü kurduğumuzda kafa adam olarak ben bile ne işe yaradığımı defaatle sorguladım durdum. Bunu Halit Ayarcı‘ya kaç defa dillendirdim. Hiçbir iş yapmadan maaş almanın doğru olup olmadığına değindim. Enstitü neden vardı, biz ne işe yarıyorduk! Gelin görün ki kadroya aldığımız insanların görevleri öyle aman aman çok ehemmiyet arz eden işler değildi. Bu sebeple pek sırıtmadı da. Ancak günümüzde bu durum sen de takdir edersin ki ayyuka çıkmış durumda. İnsanlar torpil ile işe alındığıyla kalmayıp, alınan kişiler işin icrasında da sınıfta kalıyor. Bu da adalet denen mekanizmayı güvensiz bir hale getiriyor.

10. Enstitüden önceki ve sonraki hayatınızda ekonomik ve sosyal açıdan epey farklılıklar oldu. Akrabalarınız, ahbaplarınız çoğaldı, yalnız ve ötelenmiş bir adamken etrafınız birden kalabalıklaştı. Bu değişimin sizdeki yorumu nedir?

En başta hep yaşamımı idame edebilme kaygısı ile bir mesleğim olsun istedim. Zenginlik, sosyal statü gibi şeyler üzerine pek düşündüğüm konular değildi. Dibi görmemin sebebi nasıl birtakım aksilikler silsilesi ise zirveye çıkmamı sağlayan şeylerin de tesadüflerin doğurduğu sonuçlar olduğunu bilmenizi isterim. Aslında bugün içinde yaşadığımız menfaat dünyasının, o zamankinden hiçbir farkı olmadığını görmek lazım. Çünkü bu dönemle değil insanın fıtratı ile ilgili bir kavramdır. Üzgünüm ki kahrolası menfaat gelecekte de bize aynı senaryoları izletecektir.

11. Saatler tutkunuz. Bugün saati öğrenebileceğimiz birçok yer var. Enstitü ta o zamanlar fonksiyonunu yitirmişti zaten. Bunca şeye rağmen saatler sizdeki yerini korudu mu?

Saate, saat-zaman çerçevesi içinde bakıyorum ve bu sebeple bendeki yeri asla değişmeyecektir. Hayattaki en kıymetli şey olan, yeri doldurulamayan zamanı bize anımsatan kaç nesne var soruyorum size. Saatin kaç olduğunu öğrenebileceğimiz onlarca mecra olabilir, ancak altında yatan şey sadece o anın saat dilimini öğrenmek değil, aksine zamanın kıymetinin altını çizmektir. Bu sebeple saatlerin bendeki yeri kati suretle değişme göstermeyecektir.