Aynı evde büyüyen iki çocuk, iki farklı dünya, birbirini tamamlayan iki kader. Uçurtma Avcısı, aynı çatı altında yaşayan iki farklı yaşamın hikâyesini, etnik ayrımcılığı, toplumsal aksaklıkları ve siyasi değişimleri gözler önüne seren bir ayna. Roman; monarşiyi, işgali, ihaneti, acıyı ve pişmanlığı ince ince yaşatıyor insana. Üstelik tüm bunlar kahramanımız Emir’in başından geçiyor. Gelin bir de bunca yaşanan olayın enkazını Emir’den öğrenelim.
Hasan senin için canını bile feda edebilecek bir haldeyken sen ona yapılan kötülüğü görmezden gelerek onu yalnız bıraktın. Üstüne üstlük ona iftiralar atarak onu evden uzaklaştırmak istedin. Aslında hırsın kendineydi. Kendi korkaklığına ve ezikliğine kin duyuyordun. Vicdanın seni rahat bırakmıyordu ve bu sorundan kurtulmak için Hasan’ı uzaklaştırmak istedin. Neden telafi etmek yerine bu yolu seçtin?
“Aslında bakarsanız seçmiş olduğum bir yol yok ortada. Ben bir kaçış içerisindeydim; kendimden, güçsüzlüğümden, korkaklığımdan kaçıyordum. Hasan’la her karşılaştığımda korkaklığım yüzüme bir tokat gibi vuruyordu. Vicdanım zaten hiç susmuyordu. Hasan’ın dürüstlüğü, temizliği ve cesareti beni eziyordu, bunu yalnızca ben biliyordum. Eğer Hasan dürüstlüğünden ve doğruluğundan bir şeyler kaybederse ben de vicdanımı susturabilirim sandım. Ona attığım iftira aslında kendi korkaklığıma eklediğim bir artıydı, beni daha da dibe çeken bir artı. Telafi edecek ne güç vardı bende ne de cesaret; işin içine vicdanımı susturma hırsım da girince öz be öz kardeşimi sırtından vurmuş oldum.”
En yakın arkadaşına iftira atarak, onun hakkında yalanlar uydurarak ailesiyle birlikte onu işinden ve yıllardır yuva bildiği yerden ettin. Arkasından başka bir yalan yıllar sonra gelip seni buldu. Hasan kardeşindi ve baban seni kandırmıştı. Vurduğun yerden vurulmak… Bunu hissettin mi?
“Hissetmek bu duygu için yetersiz kalıyor, tarifi sözlerle mümkün olur mu bilemiyorum ancak bunu size şöyle aktarabilirim: Öğrendiğim zaman yaşadığım acı öyle ağırdı ki pişmanlığım ve hayal kırıklığım bir dağ olup tüm benliğimi kaplamıştı. Vurduğum yerden vuruldum ama hem vurduğum yer hem de vurulduğum yer bende bir olmuştu; ikisi birden kanıyordu ve ben hangisine yanacağımı bilemez haldeydim. İnsan geçmişi düzeltemiyor maalesef ama o an öyle çok isterdim ki kardeş olduğumuzu daha önceden bilmeyi, çocukken sımsıkı sarılıp ona ağabeylik etmeyi… Olmadı, olamadı. Kaderin cilvesi dedikleri bu olsa gerek.”
Afganistan’dan yeğenin Sohrab’ı alıp geri döndüğünde generalin çocuktan ‘Hazara’ diye bahsetmesine sert şekilde tepki koydun Emir. Etnik kökenciliğin, ırkçılığın bizi kutuplaştırması hakkındaki düşüncelerin nelerdir?
“Ben o hatayı ömrümde bir kez yaptım ve vicdanımda oluşan yara ömrüm boyunca kanayacak. Öz kardeşimi Hazara diye rahatlıkla ezdim, onu kendi hayatımdan kovma cüretini kendimde buldum. Neden? Ruhumdaki ırkçı lekeden dolayı bunu yaptım. Düşünüyorum da insanlar ne diye ayrım yapar ki; sebebi ya da çıkarları ne olabilir bu ayrımcılıktan? İnsanoğlu düşünebilen bir varlık; iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırt edebiliyor. Ancak aynı insanoğlu düşünemez konuma geldiği vakit, işte o zaman böylesine hastalıklı fikirlere kapılıyor. Irkçılık benim nezdimde bir hastalık; insanı insana düşüren, kibre, hasede, bencilliğe iten bir tür hastalık. Oysa kimsenin kimseden bir farkı yok, kimsenin kimseye bir üstünlüğü de yok. Mühim olan insanlık, gerisi bu hayat için fazla yıpratıcı.”
Yalan telafisi olan bir şey midir? Yeğenini Amerika’ya getirmek seni bir nebze de olsa rahatlattı mı, yoksa vicdan azabı ölünceye dek devam eder mi?
“Yalan! Hani derler ya bütün kötülüklerin anasıdır diye, işte orada bahsedilen anne yalandır zannımca. Bir insan yalan söyleyebiliyorsa şayet pek çok kötülüğü de yapabilir gibi geliyor bana; ki söylenilen yalan, beraberinde onlarca yanlışı ve kötülüğü de getirir zaten. Ve bu yüzden de asla ama asla telafisi olmaz yalanın, muhakkak bir yerde görülür onun hesabı. Sohrab’ı getirmemin vicdanıma bir katkısı elbette oldu; her şeyden önce öz yeğenim, kaybettiğim kardeşimin evladı ve savunmasız bir çocuk. Ancak ona dünyadaki tüm fırsatları da sunsam, her konuda mükemmel bir hayat yaşatıp asla pişmanlık duymasa bile vicdanım susmaz. Eğer Hasan hayatta olsaydı belki vicdanımı susturabilirdim, telafi edebilirdim bunu ama Hasan hayatta değil ve bu yüzden benim vicdanımdan kurtulma gibi bir lüksüm hiçbir zaman olmayacak.”
Afganistan’da başlayıp Amerika’da devam eden bir hayat. Coğrafya kader mi?
“Coğrafya, ne yaparsak yapalım, nereye gidersek gidelim bizi bırakmayan genel kimlik. İnsan neden oluşur biliyor musunuz? Aile! Peki aile neden oluşur? Kültür! Kültürü oluşturan en temel etkene gelecek olursak onun cevabı da coğrafya olur. Eğer kaderci bir anlayışa sahipseniz coğrafyanın kaderiniz olmasından kaçışınız yok demektir. Siz kaçtım, kurtuldum dersiniz ama o sizi mutlaka gelir bulur; bazen bir çocukta bazen de içtiğiniz suda.
Geçmişten kaçmak, ondan kurtulmak mümkün müdür?”
“Bence hayat tıpkı matematikteki ışın gibi; bir başlangıcı var ve o başlangıçtan sonsuza dek uzanıyor. Bu ışın üzerinde vücut bulur tüm zamanlar; geçmiş, şimdi, gelecek… Ama bir de şuna inanırım ki aynı doğru üzerinde gerçekleşen her olay sonsuzlukta kaybolmaz. O ışının ucu elbet bir gün başlangıca döner ve gelecek, geçmişe ulaşmış olur. Belki bugün, belki yarın; ama elbet bir gün…”
































































































































































































