Hayatı uçsuz bucaksız uçurumlarda konaklamakla geçenler için bir intihar biçimidir anıların yokluğu.
İnsan, bir hakikat üzere yaşar mutlaka. Hakikat, tutunacak dal demektir. Bunun başarıyla yahut mutlulukla, eğlenceyle yahut vakit öldürmekle bir ilgisi yok sevgili okur! Bunun yalnızca ilgisi var “yaşamakla”!
Tutunacak dal bulmak, değil konumuz.
Zira tutunacak dal bulanlardan değiliz!
Meçhul bir karanlığa sapar yolumuz,
Sorar: “Neredeyiz, ne yapıyoruz, kimiz?”
İnsanların ayrışımlar bütününden peyda olan bir toplum içreyim. Tutunabilenler, tutunamayanlara; tutunamayanlar, tutunabilenlere çeşit çeşit savaş açabilir. Tutunamamanın haddini verdiğini zanneden bir tutunamayan pekâlâ “Siz aptalsınız! Sizin dünya umurunuzda değil!” diyebilir bir tutunabilene. Tutunabilen de “Ben mutluyum!” dediğinde “Cehalet mutluluktur!” lafını anımsayabilir elbet bir tutunamayan. Yani… En azından gördüğüm tutunamayanlar-tutunabilenler ilişkisinin böyle olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Bunlar bir yana, size Öz’den bahsetmiş miydim? Benimle bir rastlantı sonucu mu karşılaştınız yoksa beni tanır mısınız, bilmem. Öz, kendi gibiydi dostum! Hani o çehrelerine yansıdığını gördüğünüz tebessümleri barındırırdı düşlerinde.
Siz de bir aynanın parlak tarafını görmeye ve pohpohlanmaya, etkilemeye ve etkilenmeye alışkın olduğunuzdan onu öyle parlak bilirdiniz. O, aynanın sırrı gibi karanlıklar da taşırdı içinde de cenazesi olsaydı siz yine “İyi bilirdik!” derdiniz. Demeyin! İyi değildi o! İyi görünmeye de çalışmazdı. Siz, onu iyi hâlleriyle bilmek isterdiniz çünkü insanların iyi olduğunu düşünmek kolaydı. Onun içinden dökülenleri Mevlâ’sı ile kendisi haricinde kimse bilmedi. Zaten dedim ya, cenazesi olsaydı çevresi en sahte oyunlarını sergilerdi. Öz, böyleydi dostum! Senin de alışkın olduğun “hatırlanası” karakterlerden değil, Neredesin Firuze’de de bahsedildiği gibi yaşayarak intihar edenlerdendi. Belki siz, bu dünyada mutsuz olmanın ne demek olduğunu bilirsiniz veya az buçuk tahayyül edersiniz ya da öbür dünyada… İki dünyada da mutsuzluğa hapsolmanın ne demek olduğunu bilir misin, dostum? Öz, bilmezdi. O ne mutluluğa, ne mutsuzluğa, ne -kendi tabiriyle- insanların garip gurup ilişkilerine anlam verebildi. Bilmediği ikiliklerde mahsur biriydi o. Karakter “bile” değildi! Öz, var olan ve açılmayan bir benliğin bir kitapta ortaya çıkışından daha farklı değildi.
İşte siz, iki dünya saadetsizliğinin dahi ne demek olduğunu bilmezken Öz, tutunacak dal arama peşindeydi. Buldu da! İnsanlara tutundu, en güvenmediğine güvenmeyi tercih etti.
Güvendi de!..İnsanlar, güvensizliğin ne demek olduğunu ona tekrar tekrar öğretti. O unuttu! İnsanlar, onun kusarak zihninden ve ruhundan atmaya çalıştığı tüm iğrençlikleri her öğününde “Aç kalma diye!..” diyerek ona yeniden yutturdu. Yuttu da!..
Karanlık var burada deme, n’olur düşün!
Karanlıklar birikirse nihayetle sonuçlanır.
Öz’ün en seçkin anılarla derlemek istediği düşün
Sonu gelirse tutunamayacak dal, varlıktandır.
Tutunmak ya da tutunamamak, işte bütün mesele bu! Tutunamamak, yani tutunma eyleminin “yokluğu”! Bir şey ne zaman yok olur, benim cânım okurum? Aslında hiç yoktur. Daha doğuştan nice ızdıraplar yüklenmek durumunda kalan ve buna fazla dayanamayan insanları düşün! Varken yok olur. Tutunacak dal bulan ve tutunan insanların dalları tükendiğinde yaşadıkları buhranı düşün! Ve bir şey var olduğu için yok olur. Tutunacak dal bulduğu “sanısına” kapılıp da yolda ilerledikten sonra hayatının anlamsızlığı ile yüzleşmeye çalışanları düşün!
Şimdi rica ediyorum, Öz’ü düşün biraz olsun!
Kim bilir şimdi nerede, nasıl, kaç yaşında?
Biliyorum, düşünürsen anlayabiliyorsun.
O ya da tüm Özler, varmadan musalla taşına!
“Hayatı, uçsuz bucaksız uçurumlarda konaklamakla geçenler için bir intihar biçimidir anıların yokluğu.” sevgili okur! Tutunmak eyleminin yokluğuna maruz kalanlar için de bir çaredir dostlukların varlığı. Var olun!
































































































































































































