Mutsuzluğumun sebebi boynumda asılı duran brandaydı. Ona çarptıktan sonra gün ışığından bana kalan ölgün sarıydı beni hasta eden. Sokak lambası ile aydınlandığında brandanın salon boyunca uzanan gölgesi, tüm boşluklarıma sirayet edip beni karanlığa boğuyordu.
Gözden çıkarıldığım yetmezmiş gibi elden de çıkarılıyordum ve bu tüm dünyaya ilan ediliyordu. Silkinip atabilirdim üstümden belki ama çaresizliğimin, yakalığından kurtulmaya çalışan bir köpeğinki kadar büyük olacağından öyle emindim ki denemedim bile. Yapabildiğim tek şey esen rüzgârdan, yağan yağmurdan medet ummaktı. Can dostum da elinden geleni yaptı, dallarından birini feda etmek pahasına civardan geçen her rüzgâra brandayı hedef gösterdi. Kimsecikler fark etmeden, uçup düşsün, yırtılsın istiyorduk bu uğursuz ‘SATILIK’ ilanı.
Olmadı. Neredeyse bütün koyu tepeden gören, iki katlı, geniş bahçeli beyaz evin, sahibinin vefatından hemen sonra oğlu tarafından satılığa çıkarıldığını duymayan kalmadı. Kısa zamanda kendi hâlinde bir müze kadar ziyaretçi edindim. Henüz kimsenin alıcı olmaması beni rahatlatmıyordu. Ne kadar dertli olduğumu fark eden dostum “Yapma böyle, gören de yalnız senin başına geliyor sanacak.” dedi.
– Sorun bunu başkalarının da yaşayıp yaşamadığı değil ki. Sorun beni kimsenin Muhlis Bey ve Seval Hanım gibi sevemeyecek olması. Hem yalnız beni mi? Seni buraya minnacık bir fidanken diktiklerinde “Bakma böyle küçük göründüğüne, boyu seni geçecek bir gün.
Yanı başında bir nefes olacak, hiç yalnız kalmayacaksın.” demişlerdi. Bize gözleri gibi baktılar.
– Öyle tabii de baksana Saray Pembesi’ne! İlk sahiplerinden sonra sekiz defa el değiştirdi ama dert etmedi. Bir iki sıva çatlağıyla atlattı. Biz de alışırız elbet. Hem buranın yerlisi biziz ve kim gelirse gelsin, bu işte sonuna kadar beraberiz.
Aklınca böyle konuşup beni rahatlatacak, hemen itiraz etmeye koyuldum.
“Alışmak mı? Söylesene hem sen nasıl bu kadar…”
“Şş! Sessiz ol, birileri geliyor.” diye sözümü kesti. Sağ tarafa park eden araçların birinden evlat olacak o hayırsız Ahmet, diğerinden emlakçı Mithat indi yine.
Farklı olarak bu kez yalnız değildiler. Mithat’ın arabasından, karı-koca olduğunu tahmin ettiğim orta yaşlı bir çift indi ve bir dakikadan az sürede hep birlikte kapıma dayandılar. Şeytan, “Sık kendini açamasınlar kapıyı.” dediyse de ne düşündüğümü anlayan dostum, alelacele balkonuma uçurduğu yapraklarla uyardı beni. “Sakin ol!”
Salona giren nursuzları dinlemeye koyuldum hemen. Mithat ve Ahmet, adamla birlikte girişte duruyorlardı. “Siz tamam derseniz, ben eşyaları bugün yarın boşaltırım.” dedi Ahmet. O anda deprem oluyor sandım. Hani böyle alttan, tek bir noktaya sert bir darbeyle, yerinden oynatır gibi olanından. Hayır, benden başka kimse hissetmedi. “İçimi boşaltacaklar, ruhumu alacaklar.” diye fısıldadım. Camlarda tıkırdayan dallar öfkeliydi “Buluruz bir çözüm. Sakin ol artık!”
Kadın teklifsizce geniş odayı adımlarken “Yoo, eşyalar iyi durumda aslında. Koltuk takımlarını da pek beğendim.” dedi.
“Annem gerçekten zevkli bir insandı.” dedi Ahmet, kadın elini üçlü koltukta gezdirirken. “Çek ellerini Seval Hanım ve Muhlis Bey’in en sevdiği koltuktan!” diye haykırmak istedim.
Bu koltuğu birbirlerinden önce kapmak için çocuklar gibi yarışırlardı. Bir keresinde tam oturacakken çarpıştıklarında Seval Hanım koltuğun hemen yanında duran Muhlis Bey’in el emeği sehpayla beraber yere yuvarlanmıştı. Sehpanın bir ayağı kırılırken Seval Hanım dizini incitmiş, iki hafta boyunca diz battaniyesi ile koltuğa kurulma hakkını tartışmasız kazanmıştı. Biricik eşi olmadan geçirdiği son iki sene boyunca Muhlis Bey koltuğa “Yine ben kaptım Seval.” diyerek oturmuştu.
Ayağı onarılmış sehpayı kastederek “Gerçi bir sürü kırık dökük şey var ama yine de eşyalarla satın alabiliriz bence Cihan. Daha sonra istediğimiz gibi döşeriz, ne dersin hayatım?” diye sordu.
Cihan odaya şöyle bir göz gezdirdi, hâkî koltuk takımının renginde çiçekleri olan lacivert halıyı, yeni sayılabilecek televizyonu ve yanı başındaki -ancak bir kütüphanede olabileceği kadar düzenli görünen kitaplığı- mutfak ve salonu ayıran tezgâhın hemen yanındaki yemek masasını beğendiği belli oluyordu. “Neden olmasın, Başak’çığım? Beğenmediklerini çıkarırız elden. İyi durumda olanlar kalır. Yukarıya da bakabilir miyiz Ahmet Bey?”
Ahmet, yarı sekerek merdiven başına gitti. “Tabii, tabii böyle buyurun.” Emlakçı Mithat öksürerek varlığını hatırlattıktan sonra “Bu evi alırsanız, bakın görün bana duacı olacaksınız.” dedikten sonra çevik bir hareketle Ahmet’in önüne geçerek çıktığı merdivenlerin sonunda üst katın ışığını yaktı.
Pirelenmişim gibi geldi bana. Tek isteğim silkinip hepsinden kurtulmaktı. Bir şeyler yapmak için zorladım kendimi.
“Üff, ne kokuyor burası?” diye sordu Başak yüzünü ekşiterek. “Yoksa çatı mı akıyor?” “Olur mu öyle şey! Her şeye baktırdık biz. Uzun zamandır kapalı kaldı ev ondandır.” dedi Mithat. Başak yatak odasının zevkli ayrıntılarına daldığından aldırmaz bir havayla “Bir yerde ıslak çamaşır falan kalmıştır belki. Hallederiz biz. Cihan, canım, biz alalım bu evi aşkım.” dedi kelimeleri üstüme tek tek çivileyerek.
Cihan, “Alalım, karıcığım. Gerisini biz Mithat ve Ahmet Beylerle hallederiz.” deyince Mithat, satıştan payına düşecek hissenin, yüzünde oluşturduğu sevimsiz sevinçle koşturarak balkona çıkıp -günlerce yok etmeye çalıştığımız- sarı brandayı, cebinden çıkardığı çakıyla iki hamlede indirdi.
Topladı, içeri girdi. Ağzı kulaklarına varan suratına bir çeki düzen vermeden “Herkese hayırlı olsun.” dedi. El sıkıştılar. Beyler ayrıntıları konuşarak alt kata inerken Başak banyoya doğru ilerleyip “Siz inin, ben beş dakikaya geliyorum.” diye bağırdı.
“Ah güzel evim, terliklerimle kapıda beklermiş beni. Hastanelerde ölmedim ya, şükür.”
“Ah, Seval’im, ah! Duvarların dili olsa.”
“Gözünü sevdiğim, insanın evi gibi var mı?”
“Muhlis, delmeyelim duvarı bunun için. Vitrine koyarım, ver onu sen bana?
“Kiraya vermek mi? Ölürüm de kimselere vermem.”
Başak, Seval Hanım’ın duş alırken ses tellerini aça aça ‘Makber’ seslendirdiği banyoya giderken dört bir yanımda hatıralar uçuşuyor, duvarlarımda sevecen sohbetler yankılanıyor. İrkilerek kavrıyorum yapabileceklerimi.
Başak sifonu çektikten sonra aynanın hemen önünde duran, ahşap el işlemeli tarağı alıyor eline. Kendimi tutamıyorum. Başak’ın gözleri kocaman oluyor bir anda. Tarak elinde kalakalıyor. Seval ve Sevgi kardeşlerin tarağın kimde kalacağına dair yaptıkları kavgaya şahit oluyor. Sonra ev için çıkan tartışmalara… Başak’ın kulağına çalınan Makber şarkısına, Seval Hanım’ı yerde baygın bulan ve neden sonra ölü olduğunu anlayan Muhlis Bey’in çığlıkları eşlik ediyor. Elinden tarağı fırlatmayı akıl edebildiği ilk anda merdivenlere koşuyor Başak, çığlıklar atarak. “Bu ev hayaletliii! Hayaletler var.” diye koşturuyor Cihan’ın yanına “N’olur çıkalım buradan.” diyor, başka bir şey demiyor.
Şaşkınım. Güçlerimin farkına vardığım anda tutulduğum sarı hastalıktan kurtulduğumu da anlıyorum. Bana bir daha asla bulaşamaz artık, biliyorum.
Aşağıdakiler gürültü kıyamet kendilerini sokağa dar atarken dostumla göz göze geliyoruz. Bana göz kırparak aşağıda bir başına kalmış olan Ahmet’i işaret ediyor. Aynı şeyi düşündüğümüzü fark edip gülümsüyoruz. Yeni sahibimizin Sevgi Hanım olması için bir şeyler yapmayı kararlaştırdığımız sırada Ahmet, şaşkın ve dalgın, ağır adımlarla merdivenlerden iniyor. O da korkar mı hayaletlerden acaba? Tuhaf şey! Her ev hayaletlidir, bunu nasıl bilmezler anlamam. Hatıralardan başka şeymiş gibi hayalet dedikleri!
































































































































































































