“Efendim, hanımefendiler, beyefendiler! En güzel günlerin canıgönülden sizlerin olmasını dilerken, efendim… Bakın şu elimde görmüş olduğunuz kalem, aslında bir ses kayıt cihazı. Ama nasıl oluyor? Lütfen dikkat buyurun, efendim…”
“Ay, canım bırak şunu Allah aşkına! Çocuklar gelmek üzeredir, eli kulağında… Taze meyve alacaksın daha!”
“Alacağım hanım, tamam, almayacak değilim ki! İki dakikacık ya, şu planı dinle bir…”
“Plan da mı yaptın? Yani, şu akşam bari… Tamam, ne diyeceksen çabuk de hadi! Bak her şeyimiz gecikiyor…”
“Tamam, tamam! Şu elimde görmüş olduğun…”
“Ses kayıt cihazı! E, ne işin olacak senin ses kayıt cihazıyla?”
“Ya şimdi, geçenlerde, bu bizim editör hanım kız, dergideki, ne dedi? “Diyaloglar,” dedi, “olmuyor.” Neydi, başka bir kelime kullandı da o şimdi… Yani, gerçekçi değile getirdi. Gerçekçi olmuyormuş.”
“Olur canım, ileride o da olur, sadede gel ne olur!..”
“Geldim, geldim! Zaten bu benim daha evvel de aklıma geldiydi ya, bugün öğleden sonra caminin önündeki işportada gözüme takılınca da tamam dedim, bu kalemi alıyorum! Mesela dernekte bütün gün çene çalınan masaların birinden öbürüne şöyle şu gömleğin cebinde yakışıklı taşıyorum, akşama işe yarar tarafını yazıya döküyor, sıradaki öykümde hedefi on ikiden vuruyorum. Nasıl ama? Hanım, bir bilsen ne muhabbetler, ne muhabbetler…”
“He, öyle olacak diyorsun yani?”
“Daha ne kadar gerçekçi olacak, hanım?”
“Hayır, yani, peşi sıra diyalogları dizmekle diyorum…”
“Onunla kalacak değil ya canım, arada da hakiki kalemim devreye girecek, şöyle büyülü falan elden geldiğince döktürecek.”
“Aman da aman! İyi hadi, bana da şöyle ayak üstü büyülü bir şeyler söyleyiver madem tuttun bu kadar, sonra doğru manava!”
“Bütün gün köşesinde miskinlik edip sahibinin işten dönüşünü sezmesiyle yerinde duramaz olan bir bekçi köpeği sanki böyle zamanlarda canım karımın yüreği, bu ne çok sevilene, beklenene saklanmış enerji, bu ne koşturmak patır patır, ya Rabbi! Ah, bu neymiş böyle bu torun sevgisi!..”
“Ay, dur ağlatacaksın şimdi beni. Yine de kafiyeden şaşmam diyorsun yani?”
“Sen de hep alaya al beni, e mi!” derken kapının zilinin çalıp elimi ayağıma dolaştırmasıyla nereye koyacağımı bilemez oldum şu elimdeki malum kalemi, o telaşta da durdurmuş muyum kazara, karşılama faslı kayıtlarımızda yok işte ne yazık ki. Zaten çok bir malzeme çıkar mıydı sanmıyorum gerçi, sizinki aklı fikri işinde, telefonu hep elinde, e-postalarını okuyordu her zamanki gibi; -biricik torunumun babası, biricik kızımın kocası olacak plaza hergelesini diyorum yani- hanım da kaş göz ederken manava yollanayım diye gayri, dedim dur daha nasılsa önümüzde uzun akşam yemeği, çok değil şöyle bir iki soruyla tartışmanın fitilini ateşledim miydi o vakit kayda geçireceğiz karı koca kavgasının sahicisini, seyreylerken bir damadın yerin dibine geçişini.
***
“E, be güzel kızım benim, yeni uzun yoldan geldiniz, bekleseydin ya evde, hemencek dönecektim ben de!”
“Ya hemencecik dönmeyelim, dede! Kim bilir ne çok köpekçik vardır şimdi sahilde…”
“Günler torbaya mı girdi be, yavrum? Hem anneannen bizi bekler, oturalım yemeğe… Bak, ne de güzel, yepyeniymiş ayakkabıların. Ben olsam kıyamazdım mesela kumlanır, pislenirler diye… Çarşıdan mı aldınız annenle?”
“Aynen öyle, çarşıdan aldık bir tane, eve geldik… Şaka şaka! Zalando’dan aldık, indirimli alışveriş sitesi internette. Ayrıca, artık kendi başıma alışveriş yapabilecek yaştayım, dede!”
“Aman, büyümüş de kocaman kız olmuş dedesinin kuzusu! Hadi o zaman oradan, tezgâhtan bir meyve alışverişi yap bakalım bize, canın hangisinden ne kadar çekerse, sakın babanın evindeki gibi öyle indirim falan dert edeyim deme he!… İyi akşamlar, kolay gelsin!”
“O, hoş geldin, çarkçıbaşım! Gözünüz aydın, gelmiş çocuklar… Siz de hoş geldiniz, küçük hanım!”
“Hoş bulduk!.. Organik mi bunlar, dede? Şey, organik olmayan hiçbir gıdayı sokmuyoruz da biz eve…” deyince hatırladım. Bizim editör hanım kız, dergideki, “Diyaloglar,” demişti, “organik değil.”
***
Gelirken kaçınmıştım ya, biricik torunumun gönlünü yapmaya ne güzel fırsatken oysa, şu sofraya oturana kadar kafamı bir toparlamaya zamanım olsun diye uzatıyordum dönüş yolunu az daha, yani o kadar serin olmasa, Eylül dedi mi bozuveriyor hava, sezon kısa buralarda. Ayakkabıları kumlanmasın, kumlanmasın tabii ama dedesi, onun hiç sırası mıydı ki ya? Ya malının kıymetini bilmek diye düşünmez, nedir bilmez, şimdi seni amma da materyalist sanırsa? Aman dedim, materyalist ne bilirmiş canım çocuk o yaşta! Hem al işte mis gibi malzeme sana, kimse öğretmiyor mu yahu malının kıymetini bilmesini bu çocuğa, diye giriver mevzuya. Sonra nasıl şeymiş o öyle ya, başka türlü gıda sokmuyorlarmış efendim mutfağa, fazla, fazla, bu kadarı da fazla!.. Gerçi ben başka türlüsünü planlıyordum başta: Utanmıyor musunuz bu yaşta çocuğa indirim kovalatmaya, varlık içinde yokluk yaşatmaya? Sen baba evinde hiç öyle şey yaşadın mı ki kızım böyle kolay kabulleniyorsun şimdi kendi kızın olunca, söyle bana.
Yok, olmayacak böyle tasarıyla, planla, öylesi yine yeterince organik olmayacak bir defa, en güzeli bırak akışına, doğaçla… Dedim o zaman hemencecik bir hikâye anlatayım bu arada ben güzel kızıma… Tüh, sahildeki köpekçikleri hatırlatmış olabileceği de bak ancak şimdi geliyor aklıma!
“Gerçekten ama çok komik bir fıkra!”
“Fıkra mı anlatacaksın, dede, yoksa hikâye mi? Ayrı ayrı şeyler ikisi…”
“Neyse ne kızım, dur bak bir dinle beni şimdi… Bizim Süvari Bey anlatmıştı kendi başından geçmiş gibi çok seneler öncesi, kim bilir geçmiştir de belki, o vakitler daha okuyor bekârmış da tabii, Tuzla taraflarında bahçe katını kiralamış küçürek bir evin eski mi eski, bir sokak boyunca onunki gibi bahçeli evler böyle yan yana dizili, o yaşa kadar hep yüksek apartman dairelerinde yaşamış bizimki, biraz korkmuş ya hemen gitmiş barınağa sahiplenmiş bir bekçi köpeği…”
“A! Nasıl bekçi köpeği?”
“Bekçi köpeği işte, beklesin diye bahçeyi, evi…”
“Hayır, onu anladım, dede! Doberman mı, kangal mı, rotweiler mı mesela, onu soruyorum yani!”
“Tamam, rotweiler, hatırladım şimdi, rotweiler demişti.”
“E, sonra?”
“Hemen ertesi gün okuldan eve dönerken sonra, duraksız havlamasını işitiyor daha sokağın başında, bir de ne görsün eve varınca, o ne sürat ama, koşturup duruyor bahçede bembeyaz bir tavşanın ardında…”
“Eyvah!”
“Eyvah, diyor ya, aynı korkuyor o da öyle başta… Onlar gene arkadaş olmuşlar oynuyorlarmış oysa!”
“Ay, çok tatlılar, yerim onları ben ya!… Dede, yalnız bir şey takıldı kafama… Sen yanlış hatırlıyor olabilir misin, acaba? Çünkü rotweiler o kadar çok havlamazdı gibi geliyor bana, ayrıca, öyle o kadar hareketli bir cins değil bir defa… A, anneannem kapılara çıkmış bizi karşılamaya!.. Anneanne, ağladın mı sen yoksa?”
***
Ağlamıştı ya, daha çocukların atışması çabucak alevlenip döner dönmez epey kırıcı, yıkıcı olanından bir tartışmaya, olacağı sezip başlamıştı ağlamaya, biricik kızımla biricik torunum ana kız sarılıp uyumak üzere odalarına çıktıktan sonra,
olanı biteni birer birer tüm detaylarıyla anlattı bana. Malum ya, damat olacak gemileri yakmış kapıyı vurup çıkınca, pek maharetli kalemim vasıtasıyla tanıklık etmeyi umduğunuz o çok sahici karı koca tartışmalarına ev sahipliği yapacak sofra kurulmadı bir defa. Sofrayı bırakalım canım şimdi bir kenara, evvelinde dramanın hası zaten yaşanmış orada, ne olup bitmiş biz de duysaydık ya sizin hanımdan birer birer tüm detaylarıyla, dediğinizi duyar gibiyim ki demek hakkınızdır da, bu noktada bir hayal kırıklığına sebep olduğumun ben de gayet farkındayım ama, en nihayetinde yazılacak bir öykü uğruna da, maalesef gönlüm elvermiyor biricik karımın o yürek parçalayan hâllerinin ifşasına… Şu fıkranın sonunu getireyim ama, hani merak eden olursa:
Köpeği öyle, tavşanı kovalarken görünce komşu bahçedeki kız bizimkinin yaşlarda, o da oynadıklarını anlamış anlamasına ama, söylemeden edememiş hayat memat meselesi olunca, komşu evde yaşayan anneannesiymiş tek can dostu tavşanıyla, şayet başına bir şey gelecek olursa, yaşlı kadının yüreği dayanmazmış maazallah öylesi bir acıya.
Bizimki baştan biraz kaygılanmış ya, bir süre izledikten sonra herhangi bir şiddet emaresi gözüne çarpmayınca, rahatlamış bir daha. Lakin yine bir okul dönüşü bir zaman geçtikten sonra, köpeğini bulmasın mı tavşan cansız sallanırken ağzında, o bembeyaz tavşan hep çamur olmuş kapkara. Nasıl suçluluk duygusuyla bizimkisi sen gir banyoya, Hakk’ın rahmetine kavuşmuş tavşanı bembeyaz olana kadar bir güzel yıka, kimselere çaktırmadan götür kafesinde yerine oturt sonra. Hikâye bu ya, evden çıkar çıkmaz ertesi sabah, önce cenaze kalabalığıyla, peşine rahmetlinin torunuyla karşılaşmış hemen oracıkta, taziyelerini ilettikten sonra da, uyanık olası şüpheleri boşa çıkaracak ya: “Şayet uygun görürseniz,” demiş, “benim köpekle dostlukları ortada, rahmetlinin tavşanı ben sahiplensem ya?” Kız şaşırmış buna: “A, sizin haberiniz olmadı mı ya? Geçen hafta kaybettik tavşanı, artık yaşı gelmişmiş zaten onun da, inanır mısınız soğukkanlılıkla karşılamıştı rahmetli, bahçeye birlikte gömmüştük hatta, lakin kalbi dayanmadı bu sabah kafesinde oturmuş bembeyaz bir tavşan bulunca…”


