Yozlaşmış gökyüzünün mavisi tabutumun örtüsüdür
Şehrin fabrika gürültüsü olmalı medeniyet övgüsü
Polis sirenleri şüphesiz başkaldırıya özlem türküsüdür
Haberler tamamlanmamış bir ömrün kısacık öyküsü
Sokak ortasında dövülmüş kadının ritimsiz çığlıkları
Bozdu ahengini muhafazakâr orkestranın ‘Ne ayıp!’
Metafizik sorularla defalarca yargılandı varlığı
Yaşarsa kârdır, tabii ölürse sayılmamalı kayıp
Sağır muhbirlerin sözleriyle yıkanmış politika
Renksiz, kuru sözcüklere muhtaç ve açtır
Bahsettikleri özgürlüğe açılan pencereler
Kurumuş balçıktan putlarına takılan taçtır
Gözleri bağlı Themis’in işgüzar uşakları her gün
Basar matbaasında yeni bir basmakalıp tavır
Çürümüş geleneğin saltanatı yıkılırsa bir gün
Hukukun terazisinde sadece adalet gelir ağır
Yalın ayak yalnızlıklar çiğniyor gencecik cesetleri
Gözyaşları yıkmaya yetmiyor hiçbirini, ne yazık
Bir başka cepheden gelene kadar kara haber
Her ağıt yakılmaya, her gözyaşı akmaya layık
Koparıp göbek bağını bağırır bebekler
Tiz çığlıkları taşır ölü dillerden cümleler
Kirlenmemiş ruhlara mezar kazarken kürekler
Söyleyin bu çağda nasıl yaşanır be birader
Şimdi devrim türküleri ses tellerinden yoksun
Şairlerin kalemi hâkimlerin ellerinde kırılmış
Akordu bozuk sazlar ozanların elinden alınmış
Ölüm orucunda Davud, küsmüş ve suskun
Nerede başı dik bir hayat varsa ya yorgun ya tutsak
Nerede bir kodaman varsa ya kambur ya korkak
Nerede istediğim güzel günlerin mağrur güneşi
Nerede kemiklerim ile yaktığım özgürlük ateşi
Korkunun zindanında her pencere karanlığa açılır
Burada yalancı mutlu şiirler yazarak geçer her günüm
Tabutum tek kanatlı serçenin sırtında Tanrı’ya uzanır
Bu sahici bir son değil sadece endüstriyel bir ölüm
































































































































































































