Bize güzel yalanlar söylediler; üstelik doğruluğu üzerine ant içmeden, “kesin bilgi” olduğunu söylemeden. Kanmakla kanıksamak arasındaki o mahrem ilişkiyi bildiklerinden olsa gerek.
Önce Kubbealtı Lugatı’nın “yalan” tanımını hatırlayalım: Aldatmak maksadıyla bilerek söylenen gerçeğe aykırı, asılsız söz. Ve fakat iş edebiyatın kara sularına indiğinde durum farklılaşır. Bir edebiyatçıya kurmaca eserleri üzerinden yalancı diyemeyiz elbette; zira o zaten yazdığının yaşanmış olduğunu değil, yaşanmasının muhtemel olduğunu söyler.
Burada özellikle roman ve kimi şiirler arasında temel bir ayrım da vardır. Roman ister “o” ister “ben” diliyle yazılsın, kendiliğinden kurmacanın sınırları içindedir. Romanda anlatılanlar da karakterler de yazardan izler barındırabilir ancak yazar bizzat buna açıklama getirmezse ya da bir edebiyat tarihçisi peşine düşüp ipuçlarını kovalamazsa, yazılanların “tümüyle hayal ürünü” olduğunu düşünmekte bir beis yoktur.
Şiirin bu konudaki kırılımları ise daha farklı. Şair, şiirinde bir hikâye anlatıcılığına soyunmadığında; yazdıklarının şairin doğrudan kendi hisleri ve yaşadıkları olduğuna inanmaya daha yatkın hale geliriz. Bu kuşkusuz yersizdir; ortaya çıkan ürün edebiyata dahildir, edebiyat bir belgesel anlatı türü değildir ancak şair:
“Ne hasta bekler sabahı / Ne taze ölüyü mezar / Ne de şeytan, bir günahı / Seni beklediğim kadar” buyurduğunda benzer hisler yaşadıysak şiiri “hissetmek” kolaylaşır, öte yandan şairle özdeşlik kurma hali ortaya çıkar: “O da beklemiş, tıpkı benim gibi…”
Ama şair daima yaşadığını mı yazar? Buradan devamla ve baştaki saptamayı tekrarlayarak sürdürelim: Şair yaşamadığını da yazabilir; peki doğruyu söylememek nedir? Cemal Süreya’nın meşhur dizeleridir:
“Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü kör oldum / Yıkadılar aldılar götürdüler / Babamdan ummazdım bunu kör oldum”
Basit, derin, acı, hakiki… Babasını kaybetmiş nice insanın hislerini yansıtan, “Aynı benim hissettiğim gibi” dedirtecek dizeler… Şimdi bir de şiirden “daha hakiki” olabilen türe, günlüklere dönelim.
Cemal Süreya bir tür günlük olarak kurguladığı ve yayımladığı, ardından Günler adıyla kitaplaştırdığı metinlerinde söz konusu şiiri şöyle anıyordu:
“Sizin Hiç Babanız Öldü mü? adlı şiirimi babamın ölümü üzerine yazdığımı sananlar var. İlk şiirlerimdendir. Babamın ölümünden dört yıl önce yayımlamıştım onu.”
Günler’in hemen devamında şair “Kars” şiirinden söz eder. Hani, “Öyle güzel ki ölürüm artık / Beyaz uykusuz uzakta / Kars çocukların da Kars’ı / Ölüleri yağan karda / Donmuş gözlerimin arası” dediği şiirinden. Evet, şair bu şiiri Kars’ı görmeden yazmıştır.
Baba ölmeden ölmüşçesine yazmak; doğruyu söylememenin en nahif hali olsa gerek. Hiç görülmeyen bir yeri görmüşçesine anlatmak; bir kentle özdeşlik kurmanın en masumca hilekârlığı olsa gerek. Bu masum hilekârlığı Franz Kafka’nın da yaptığını hatırlatalım; Amerika adlı kitabın yazarı, bu eserini Amerika’yı görmeden yazmıştı.
Yalnızca kentler mi? Hakikati eğip bükmenin insanlar üzerinden yapıldığı örnekler de var kuşkusuz; biz biriyle yetinelim: Alexandre Dumas Fils, Kamelyalı Kadın adlı meşhur eserinde Marguerite Gautier adlı fahişenin yaşadıklarını anlatıyordu. Kitapta kadın, âşık olduğu adam için ölümü göze alıyordu. Peki Dumas bu romanın ilhamını nereden almıştı dersiniz? Âşık olduğu Marie Duplessis adlı kadından. Fakat hakikat Dumas’nın anlattığından oldukça farklıydı. Genç kadın aslında Dumas’yı “o kadar da” sevmemişti; dahası sevilmediğini Dumas da çok iyi biliyordu. Dumas, kadının yaşadığı kimi tutkulu aşkları seyreden ve bekleyip duran kişi olmaktan öte gidememişti esasen. Marie öldükten sonra Dumas olup bitenleri başka türlü anlatmakta bir sakınca görmedi; yazdığı, adı üzerinde “roman”dı, hakikate sımsıkı bağlı olması gerekmiyordu.
“İlhamı” çoğu kez gerçekliğin ta kendisinden geliyordu ve fakat “yaratıcı” onu olduğu gibi aktarmadığı için “yaratan” haline geliyordu. Edebiyatı bir büyük yalan olarak tanımlamak büyük haksızlık ancak hakikatin ta kendisi olmadığını akıldan çıkarmamak gerekiyor. İlham, hayatın ta kendisinden kaynaklanıyor ancak kaynağından el değmeden aktarılmıyor; işleniyor, baştan yaratılıyor… Geriye bir tek gerçek kalıyor…
O aşk o kadar da güzel olmayabilir, o insan o kadar da kusursuz değildir, o kent görülmemiş, o yas hiç tutulmamış olabilir; zaten edebiyatçı yaşamadan da hissedebilendir ve her hissedilen gerçeğin ta kendisi olmayabilir. Edebiyatçının bir mahareti de gerçek olması mümkün yalanlar söylemektir. Yazdıklarını sevmemizde ya da duyumsamamızda bir sakınca yoktur ama onlara her daim inanmamıza da gerek yoktur.
“İnanma, kuşlar bu yalanı / Her bahar söyler” diyen Orhan Veli’ye atıfla bitirelim: “Sevelim ama inanmayalım, edebiyatçılar bu yalanı her mevsim söyler.”
































































































































































































