Ölenle birlikte, ölenin yaşı da oracıkta donarmış, hem tarih konulsa da insan unutmayınca hiçbir rakamın ehemmiyeti olmazmış. Cenab-ı Allah böyle buyurmuş, böyle duyurmuş yedi arşa yedi arza. Bize de böyle anlatılmış. Böyle bilmişiz, görmüşüz. Tıynetimiz öğrenebildiğimiz kadarmış. Yolumuz da öğrendiklerimizin toplamıymış. Böyle hak getirdi büyükler. Minibüs, şimdi griler bağlamış dümdüz ovada kâh hırıltılarla kâh kaportadan çıkan seslerle sarsılarak ilerliyordu. Bir tepeye geliyoruz, güneş kavuruyor yüzümüzü. Uzak tepelerde yalnız başına yeşermiş ağaçlar oturduğum koltuğun penceresine düşüyordu. Sapsarı buğday tarlalarında o yeşil ağaç daha da bir ağaç oluyordu. Yol aldıkça sarı ova olabildiğince uzuyordu. İndiğimizde ağzım kurumuş, burun deliklerimi toz kaplamıştı. Meydandan uzaklarda görülen cami minaresini görür görmez sokaklara daldım. Pis kokuyu burun deliklerimde hissedince sendeliyordum. Yol kenarında birikmiş suları, aç köpekleri, kokuyu alıp yıkıntılara üşüşen kedi alayını geçtim. Kediler betonu tırmalıyordu, miyavlıyordu. Birbirlerine saldırıyorlardı. Yıkılmış binanın alt katındaki derme çatma bir dükkânın dışına dev bir televizyon kurulmuş. Tıklım tepiş. Dünya Kupası maçını izliyorlardı. Bunca kıyametin ortasında maç izlemek de neymiş. Sen akıl fikir ver ya Rabbim. Kafamı sallaya sallaya caminin bahçesine kadar nefes nefese yürüdüm. Bahçeye girer girme, duvarın dibindeki kırık dökük banka oturdum. Caminin duvarları delik deşikti. Uzaktan biri caminin abdesthanesinden çıkıp bana doğru yürüdü.
“Vay aleykümselam.”
“Hayırdır, nereye böyle?”
“Ben bu caminin müezziniyim. Yeni atandım.”
“Ha öyle mi, hoş gelmişsiniz hocam, hoş gelmişsiniz.
“Siz kimsiniz?”
“Ben de buranın hizmetlisiyim hocam.”
“Anladım. Demek beraber çalışacağız.”
“He hocam.”
“Allah yardımcın olsun.”
“Sizin de hocam sizin de.”
“Bu duvardaki delikler ne böyle? Kör birileri için mi yapılmış? Bizim orada körlerin çoğu için duvarlara küçük küçük delikler açılırmış. Evlerinden çıkıp ta camiye kadar bu deliklere tutuna tutuna yürürlermiş. Öyle anlattı dedem.”
“Yok hocam. Aylarca bi oradan bi buradan, kurşunlar vızıldıyor. İçeriye bir girin hele, deliklerden caminin içine gün ışığı akıyor. Sanırsın ki caminin içine nur inmiş.”
“Haberim var da, bu kadar olduğunu bilmiyordum. Allah’ın evine de mi saygıları yok?”
“Bize saygısı olmayanın Allah’ın evine niye saygısı olsun hocam.”
“Allah hepimizi bir yaratmış. Hepimiz biriz. Et tırnakla birbirimize bağlıyız. Kız alıp vermişiz. Tavuklarımız birbirine karışmış.”
Sessizlik aramızda gidip geliyordu, o benim yüzüme ben de onun yüzüne bakıyordum. İkimizin de yüzlerinden başka gidecek yeri yok gibiydi. İkimiz de bundan sonra birbirimizin yüzüne bakacaktık. O ilk bakışlarla birbirimizi anacak, tanıyacaktık. Ağacın gövdesine bağlı bir keçi önündeki otları yiyip etrafını seyrediyordu. İlk kez böyle bir keçi görüyordum. Vücudu uzun kıllarla kaplıydı. Kulakları uzun ve sarkıktı. Boynunun altında küpeleri beliriyordu. Kırmızı kahverengiydi kılları. Başı bir deveyi andırıyordu. Uzunluğu gördüğüm keçilerden daha uzundu.
“Senin mi keçi?”
“Evet hocam.”
“Buralarda hep böyle mi keçiler?”
“Yok hocam, Suriye’deki savaştan sonra Kamışlı’dan gelen akrabamız bize armağan etmişti. Halep keçisi derler buna. Sütleri de etleri de lezzetlidir. Buranın keçilerinden daha fazla süt verirler. Bir aileyi doyurur. Çok şükür bizi de doyuruyor.”
“Anladım. Ben eve geçeyim.”
“Buyur hocam anahtarınız.”
Eve adım attığımda duvarlara nakışlanmış mermi deliklerini gördüm. Sehpanın üzerindeki kitaplar delik deşik. Örtüler toz toprak. Odanın ortasındaki halıda karıncalar. Yatak odasının açık kapısından içerisi temiz görünüyordu. Mermiler buraya kadar ulaşamamıştı. Mutfağa girdim, musluktan su damlıyordu. İyice sıktım musluğu. Demek bir hikâyeyle başlayıp geride başka bir hikâye bırakıyorsun. Önce mutfağı sonra da diğer odaları temizlemeye başladım. İşimi bitirdiğimde karanlık çökmek üzereydi. Gelen giden yoktu. Akşam namazı için abdest aldım. Camiye girip ezan okudum. Kimse gelmedi, hizmetli de ortalıkta görünmüyordu. Namazımı kıldım. Eve geçtim, pencereden dışarıyı seyrediyordum. Sokaklar bomboştu. Çoğu evin ışıkları sönüktü. Sessizlik ve karanlıktan başka hiçbir şey yoktu. Kımıldayan bir şey görünmüyordu. En azından yatsı namazına gelirler. Gelmezlerse neden gelmediklerini de soracak değilim ya. Allah’la kul arasına girilmez ne de olsa. Yatsı namazına da kimse gelmemişti. Bu günler böyle kendini tekrar etmişti. Yapacak bir şey yoktu.
Kalabalığın içinden önüme fırlayan eski püskü elbiseli adam, yüzüme gözünü dikti. Konuşmaya başladı, “Bu sözlerimi iyi dinle müezzin bey, vasiyetimdir. Tabutum ceviz ağacından, kefenim Amerikan bezinden, sabunum bıttımdan olsun. Bedenimi bu bıttımın kokusu kaplasın. Götürürlerken musalla taşına, cemaat dururken namazıma burun deliklerinde kokumun anısı olsun.” Muhtemelen o da her yerde olduğu gibi buranın delilerinden biriydi.
Daha iki üç gün önce göreve başladığım küçücük ilçenin tozlu kaldırımlarında, elimdeki bavulla rastladığım adamı istesem de unutamıyordum. Hem müezzin olduğumu nereden biliyordu ki Allah’ın kulu. Keza tanıtmadım da kendimi. Zinhar Allah kefilimdir, ne öteledim ne de yok saydım garibimi. Ama aklımda oturmayan bir sürü şey vardı. Nasıl anlatsam ki? Ne hacet söz anlatmaya kendime. Pencere kenarında ne izlenecek yol var ne de bahçe. Her şeyi yıkıntıların olduğu yere toplamışlar. At leşi mi dersin, inek leşi mi dersin, tavuk leşi mi dersin, ne arasan var. Günlerdir ilçeyi esir alan koku da cabası. Hele bir de yel çıktı mı, kokudan oturulmaz buralarda. Ha bugün ha yarın derken gittikçe yaşanmaz günlerin içine giriyordum. Devamında nelerin olacağını kimse kestiremezdi. Burada geceleri gökyüzünü Allah yıldızlarla donatır. Göğü bir parlaklık alır götürür. Tahta telefon direklerinde şans eseri kalmış birkaç lamba sokakları aydınlatır. Ama gökteki aydınlığın yerini tutmaz. Günlerin nasıl vızıldayıp geçtiğini ben bile artık bilmiyordum. Zaman her şeyi bizden alıyordu. Bütün anlarımız onun kolları arasındaydı.
Burada. Birileri hep gidiyordu. Bir şeyler eksik kalıyordu. Gidenler geri dönüyordu. Gidenleri kalanların utancı geri getiriyordu, diye düşündüm. Geldiğim yer, hem bu ülkede hem değil; hem ülkenin haritasında görünüyor hem görünmüyor. Geldiğim bu yerin insanları var, ama yok hükmündeler, diye düşündüm, kimin gözünde, kimin aklında? Aklımda yer edinmesi ya bir ay sürdü ya sürmedi. Yüzleri farklı olsa da bedenlerine hükmetmiş donukluk hep aynıydı. Çocuklarının ölüleriyle suçlanan kalabalıklar, ev içlerinde toplanmışlardı. Ve o ev içlerinden ağıtlar sokağa çıkardı. Duvarlara fısıldaya fısıldaya başka evlere geçerdi. O evlerdeki insanları alır, yas evindeki avluya doğru götürürdü. Yükselen sesler sokaklara kara kapkara bir elbise giydirirdi. Her şey, herkes sokağın karalığına uyardı. Daha bu sabah başlayan yas, önümüzdeki yüzyılda da sürebilirdi. Çünkü burada her şey insanların yüzlerinde okunur. O yas da hep o yüzlerde okunacaktı sanki. Her şeyi birbirine bağlayan ince bir iplik vardı. İplik görünmezdi. Bu yüzden de kolay kolay kimse fark etmezdi. Kopmazdı.
Aradan aylar geçti, çoğunlukla tek başıma namaz kılıyordum. Bazı zamanlarda hizmetli de bana eşlik ediyordu. Salonda oturmuş akşam ezanını okumak için bekliyordum. Birkaç saat vardı okunmasına. Caminin bahçesinde sesler duymaya başladım, fısıltılar artıyordu. Ayakkabımı giyip bahçeye çıktım. Musalla taşında tabut vardı. Kalabalığa doğru yürüdüm. Tabutun üzerinde siyah bir ceket duruyordu. Bu ceketi bir yerden hatırlıyordum ama nerden. Cemaat hiçbir şey demeden arkamda saf tuttu. Gözlerim cekete dikilip kalmıştı. Kopuk düğmelerinde, sökük astarında, lekelerde gözümü gezdirdim. İlk günümü, o adamı, kahvedeki kalabalığı anımsadım. İçimde ağrıyan bir şey belirdi. Ne olduğunu bilmiyordum. Tuhaflaşmıştım. Hizmetli hoparlörün kablosunu fişe taktı. O sırada cep telefonuma bir mesaj geldi. Elimi cebime attım. Telefonun ekranına baktım, merkezden gelmişti bu mesaj. Hemen içeri girdim. Hoparlörü açtım, mesajı okumaya başladım,
“HER GÜN, SAAT 7 OLARAK BELİRLENMİŞ OLAN SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI, İÇİŞLERİ BAKANLIĞININ ALDIĞI KARARLA SAAT 5’E ÇEKİLMİŞTİR. DİKKAT DİKKAT 1 HAFTA BOYUNCA, SAAT 5’TEN İTİBAREN SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI İLAN EDİLMİŞTİR.”
Hoparlörü kapatıp dışarı çıktım. Musalla taşındaki tabut, tabutun üstündeki ceket, ceketin üzerine üşüşen sinekler, ağacın gövdesine bağlı Halep keçisi dışında kimseler yoktu. Saatime baktım, 5’e 10 vardı.


