Pos bıyıklı kahkahalar… Tükürükler… Orta yerinde traktör resmi olan sararmış çay tabakları…
“Senden çay değil şeker parası almak lazım avukat bey,” diyor dişlerinin tamamı, bıyıklarının ise üst kısmı sarı olan amca.
Her şey biraz sarı… Geçtiğim ıssız yolun iki yanı, batmakta olan güneşin ardında bıraktığı gökyüzü, ağaçların bazı yaprakları, otele gelirken karşıma çıkan köpeğin kocaman kafası, temiz görünen kılıfın içindeki yastığın ortası…
Benim gibi bir adama yakışıyor muymuş?
Sadece Erdal’a anlattım ki o benim tüm geçmişimi bilir. Bazı insanlar çocukluğunuzdur, Erdal da benim için öyle. Suskunluğumun sebebini bile bilir.
Beraber susmuşluğumuz da çoktur. Takılır kalırım ara sıra, neye takıldığımı düşünmeden; o aklımdan geçen en saçma düşünceyi cımbızla çeker, avuçlarıma bırakır. Beni benden daha iyi bilir. Senelerdir içimde, en derinimde sakladığım yaramın kabuğunu ilk defa kaldırdım, ona gösterdim. Sonuç; böyle çocukça işler.
Benim gibi bir adam…
O yara kabuk bağlasın diye çok uğraştım. Sararmış bir kabukla yaşadım içimde. Girmem gereken tüm sınavlara girdim, en yüksek notları aldım, iyi bir üniversiteye gittim ve iyi bir mesleğim oldu. Beş çocuklu bir ailenin parmakla gösterilen çocuğu oldum hep. Yetmedi iyi bir kadınla evlendim, vakit kaybetmeden bir kız babası oldum. Benden beklenen ne varsa verdim insanlara. Benden bir ben yarattılar. Ses etmedim. Uzun boylu bir razı oluştum ben. Geçtiğimiz geceye kadar…
Ne garip bunları düşünmem. Hiç bilmediğim şehrin ortalama bir otel odasında içi sararmış bir yastığa kafamı gömmüşken üstelik. Tüm bu sarılar bir seraptır belki, aklım benimle alay ediyordur.
Olamaz mı?
Saçları sarıydı.
Geçtiğimiz gece kızımın başucundaki nöbeti devralmaya gidiyordum, çok ateşi vardı prensesimin. Karım yorgundu, gözlerinden uyku akıyordu. Telefonumun alarmı tam zamanında çaldı. Alarmlar hep tam zamanında çalar. Oysa ben o günü görüyordum. Mahalleden taşınırken eşyalarının yüklendiği kamyonu izliyordum. Rüya olamazdı. Bu mahallede nefes alamadığı için gideceğini söylemişti bir gün önce. Ani bir karar değilmiş bu, şimdilik bana da nereye gideceğini söyleyemezmiş, bu kadar üzülmeme gerek yokmuş, zaten telefonlarımız varmış, hem internetten de birbirimizi görürmüşüz, insan sevince asla ayrı düşmezmiş, mesafeler bizim bağımızı koparamazmış, hem beni görmeye mutlaka gelecekmiş. Ezber etmiş gibi sıralamıştı tüm bu can yakan sözleri, üstüne bir de fotoğrafını bırakmıştı; sarı saçları yastığıma dağılmış. Yanağıma öpücükler kondururken devam etmişti konuşmaya; hayatı boyunca unutamayacağı tek insanmışım, beni çok seviyormuş, iyi geceler diliyormuş, yarın yorucu ve uzun bir gün olacakmış. O fotoğrafa bakıp hiç uyumamıştım. Uyumazsam gitmesine engel olabilirmişim gibi gelmişti. Uyursam ihanet edecekmişim gibi.
Kızımın başucunda beklerken hep o günü düşündüm. Karımı uyandırıp görevi devretme zamanım geldiğinde, uyandırmadım. O gece hiç uyumadım. Uyusam ihanet edecektim.
Sabahına Erdal ile adliyenin oradaki küçük pastanede her zamanki kahvaltımızı yaparken anlattım rüyamı. Erdal her şeyi biliyordu bilmesine sadece unutamadığımı bilmiyordu. Onun benim için kabuğu sararmış bir yara olduğunu bilmiyordu. İzini bulduğumu anlattım ona. İzini bulmak için cesaretimin sebebiydi rüyam. Bunca sene hiç aramamıştım. Kim bilir belki daha önce arasaydım…
Öğretmen olmuş, yaşadığı şehri de buldum, bir plan yaptım gidip bulacağım onu dediğimde Erdal, “hiç yakışıyor mu senin gibi bir adama böyle çocukça işler,” dedi. Hem koca şehirde nasıl bulacakmışım, tüm okulları tek tek mi gezecekmişim. O, bizi bırakıp gitmeyi tercih etmiş.
Benim gibi bir adam.
Sabah aynı kahvenin yolunu tuttum. Her kahvenin müdavimleri vardır, artık oranın demirbaşı sayılırlar. Amcalar aynı masada, aynı düzende oturuyorlardı. Selam verip oturdum yanlarına, hemen bir çay söylediler bana, bu defa kıtlama şekeri verme diye kahkahalarla tembihlediler çaycı ufaklığı.
Kahkahalarına eşlik ettim, neden geldiğimi anlattım. İyi hazırlanılmış yalan sebepler sıraladım. Büyük bir ciddiyetle dinlediler beni. Önemli bir adam gibi durduğumu söylediler. Epey de sevdiler beni. Duydukları güvenden, gözlerindeki sevgiden güç alarak sordum:
– Ağalar buranın delisi yok mu hiç?
– Olmaz olur mu avukat bey, var tabii. İyi de sen ne yapacaksın deliyi?
– Çağırtsanız da konuşsam onunla, bir şey teklif edeceğim.
– Deliye mi?
– Nasıl bir deli, sizin deli?
– Senin de tahtalar eksik galiba avukat.
Pos bıyıklı kahkahalar… Tükürükler… Orta yerinde traktör resmi olan sararmış çay tabakları…
Ceketimin iç cebinden sigaramı çıkardım, hepsine ikram ettim. İkiletmediler. Masamızdaki kül tablasında sarı izmaritler, sararmış parmak içleri, göçmüş sarı göz çevreleri…
“Aha doktor ayağına geliyor avukat,” dedi en yaşlı olanı caddenin karşısını göstererek.
Elindeki değneği olmasa tertemiz, düzgün bir adam türkü çığırarak geliyordu.
“Nasıl konuşsam onunla? Kızar mı durduk yere ya da hoşlanmadığı şeyler var mı? Deseniz de ona göre hareket etsem,” dedim.
“Hiçbir zararı yok. Sabah ezanıyla dışarı çıkar, tüm mahalleleri gezer elindeki değnek, ağzındaki türküyle,” dedi aynı amca.
Bıyıklarının üstü sararmış olan:
– Yok yok, doğruyu söylesene adama. Çok sinirlenirse en son ağzından çıkanı papağan gibi tekrar eder durur.
“E peki ne sinirlendirir onu,” dedim.
– Ne olacak, yolunun kesilmesi tabii.
Ardımda meraklı bakışların izi, hesabı ödeyip peşine düşüyorum bizim delinin. Adı Talip’miş. Adını seslendim, yürüme hızını düşürmeden arkasına baktı. Göz göze geldik bir an, küçücük bir an yetti. Hızını düşürdü. Türküsünü yarıda bıraktı. Yetiştim. Yan yan inceledi beni. Gülümsedim.
“Talip, bak şimdi sana bir cümle söyleyeceğim, sen de yürürken bağıra bağıra onu tekrar edeceksin tamam mı,” dedim. Yan yan baktı.
“Talip, oğlum anladın beni değil mi” deyip önüne geçtim.
Gözleri fal taşı gibi açıldı. Tam ağzını açacakken bağırdım:
…
Kollarından tutup kaçırmaya çalıştığı gözlerini yakalamaya çalışarak tekrar ettim:
“Saçların papatya tarlası…”
Şairane cümlemi duyduğunda mutlaka hatırlayacaktı beni. Hayatı boyunca unutamayacağını söylemişti. Unutmamıştır. Unutmadı, biliyorum.
Benim gibi…
Elindeki değnekle beni yola savurdu. Düştüğüm kaldırımın kenarındaki tarhta sapsarı papatyalar vardı. Kafamı yasladım, kulağımda Talip’in uzaklaşan sesi:
“Anneeeeee nerdesiiiiin!”


