Dedemin, klarnete gırnata, helikoptere tayyare, televizyon haberlerine ajanslar dediği zamanlarda değiliz artık. E dedim ben onun izinden gidip böyle sesleneyim kelimelere, belki döneriz yine o günlere, ama yok, faydasız. Anladım ki, kelimelere, onun söylediği gibi abanmak geri getirmiyor o günleri. Başka bir iş var işin içinde. Bir şeylerin tadı tuzu eksik, hatta yok bile denilebilir. Rengi kaçmış dünyanın, mavi gezegen diye çağırdığımız dünyanın. Asla aynı canlılık ve parlaklığında değil. Düşün civcivler sarı değil artık, boyuyorlar yavrucakları. Sonra, şehrin en ünlü meydanında ilk buluşmalarında birbirlerini yakalarına taktıkları karanfilden tanıyan âşıklar, o incelikli insanlar nerede? Sadece sonbaharda soyunan ağaçlar, mevsimine bakmaksızın boyuna çıplak geziyorlar ortalıkta. Bir müddet sonra da temelli yok olup gidiyorlar. Yeşilin hastasıyız sözde, ama baltalar hep elimizde. Dalların yeşermesi sadece türkülerde. Bu gidişle biz de ister istemez Leyla’yı arayacağız çöllerde. Peki, bugünlerde sokaklarda yedi kiremit oyunu oynayan çocuklara denk geliyor musunuz hiç? Hani turuncu tonuna kiremit rengi adını veren, üst üste yedi kiremidi dizmeye çalıştığımız oyun. Ya da beyaz tebeşir ile çizilmiş bölümleriyle “sek sek” oynayan kız çocuklarını görüyor musunuz? Belki de yanlış sorular soruyorum, sokaklarda çocuklarımızı görüyor musunuz? Sanırım ortada gözükmeyen tek şey çocuklarımız değil, kaybettiğimiz güvenimiz, yok ettiğimiz tekin mahallemiz ve güzel komşuluklarımız.
İnsanlık git gide sararıyor, tıpkı bir yaprak gibi. Tekrar yeşermek üzere demek güç. Herkes soluk benizli ancak bu bir Kızılderili söyleminden bağımsız. Yaşama sevinci denen o duygunun vermiş olduğu renk yok kimsenin suratında. Gelip geçenlerin yüzlerine bakıyorum da sanki herkes dört çocuklu bir ailenin, işsiz babası gibi kaygılı bir ifadeyle yürüyor etrafta. Bir hastalığa yakalanmış, umudu olmayan, hastalığın ciddiyeti ve vahameti çehresine yansımış, bize ayrılan sürenin sonuna gelebilmek için etrafta dolanan, “doğarken ölmüşler” arabesk kulübüne üye, baştan kokmuş balıklar olarak, düşe kalka değil hep kalkamadan ilerlemeye çalışanlar olarak sayıyoruz olduğumuz yerde. Birer seri üretim robot gibi, tek tip gri renge bezenmiş, günlük rutin dediğimiz işlerle meşgul olan bizler, sanki bir şeylere programlanmış, dış cephesi farklı renklere sahip evlerimizden sabah çıkıp verilen görevleri yerine getirdikten sonra akşamüzeri, güneşin kızıllığında tekrar boyalı kutularımıza dönmek üzere yola koyulup bir sonraki sabaha kadar kapalı durumda beklemeye devam ediyoruz. Ne hayat ama! Sahi, yaşama sevinci ne renk hiç düşündünüz mü? Kişiden kişiye değişir mi?
Bir balığın gözüyle bakıyoruz dünyaya. Usta’nın bahsettiği rengine kanmak da buradan geliyor sanırım. Şeytan, dünyayı oltasına takmış, sallamış insanların arasına. Nasıl da üşüşüyoruz. Ama nasıl üşüşmeyeceksin. Böyle tatlı bir yem olur mu! Tatlı ki ne tatlı… Boyuyor gözünü, çekiyor seni kendine. Az ucundan tırtıkladıysan daha imkânı yok zaten kurtulmanın. Daha çok ısırmak istiyorsun. Yedikçe yiyesin geliyor. İşin sonunda diline çengel bir iğne geçince anlıyorsun gerçeği. Ele geçmiş bir ruhsun artık. Bilmeni isterim ki şeytan seni tuttuktan sonra tekrar suya salıvermenin merhametini taşıyan bir balıkçının kalbine sahip değil, hem öyle olsa bile sen aynı hataya düşmemenin iradesini taşımıyorsun. İnsan aynı hatalara düşmekte kulelerden bile uzun. Mevkisi, makamı, şöhreti, lüksü, parası, hepsi bir renk bu dünyaya dair. Hepsi bizim oyalayıcımız. Hepsi bir kandırmaca. Yaşamdan kasıt, bize sunulan ömrün tamamlanıp nihayete ermesidir aslında. Biz bilmesek de miadımız bellidir. Ancak konuşulan hep başkadır, ömrü tükettiğimizden, ömrün bittiğinden bahsederiz. Oysa olan şey bilinenin tamamlanışıdır. Peki, böyle mi bitmeli? Güç merkezine göre değişerek, renkten renge giren bukalemunları bile kıskandıracak maharette mi olmalı?
Her şey düzelecek diye gösterdiğimiz sebat boşa sanki. Hiçbir şeyin düzeldiği yok. Bizimkisi umut etmeye alışkanlık olmuş, hepsi bu. İnsan mavileşmek istiyor. İçindeki cılız umudu doyurmak, semizleştirmek, devleştirmek istiyor. Ancak, umudun insanı ayakta tutan tarafına inanıp tekrar inanmanın mağlubiyetine teslim olmaktan da korkuyor. Haklı! Çünkü kötülük dörtnala koşuyor, yorulmak nedir bilmiyor. Düşünsene, dörtte üçünü suların oluşturduğu dünyada hiç tükenmez sandığımız şeyin, kuraklığın korkusunu yaşıyoruz. Ama bu son olsun dediğimiz şeylerin ardı arkası kesilmiyor. Siyahın sonsuzluğu, umudun maviliğini karanlığa çekiyor. Hayat bize o hep bahsedilen pembe mutlulukları yaşatırken hikâyenin sonunu bir trajediye bağlayarak yine siyaha boyuyor. Hepsinden öte insan insana Araf gibi, arada kalmışlıktan öte, griden başka bir renk olamıyor.
































































































































































































